15 Kasım 2012 Perşembe

Virginia Angus

Herşey mail adresime gelen bir maille başladı. Mekanist "en iyi burgerciler"i göndermiş sağolsun. Listedekilerin büyük çoğunluğunu denemişliğimiz var, denemediklerimizi de en azından ismen biliyoruz. Amaa 1 numaradaki yeri ilk kez duydum. Hemen araştırmaya başladım. Mekanistte mekanın sitesinde yazılan yorumların ortak noktası ne kadar mükemmel olduğu olunca burayı denemek farz oldu.. Bayramda İstanbul'da olmamızı değerlendirdik ve 4.gündü sanırım Efe'yi anneme bırakıp aldık soluğu önce Kadıköy'de, sonra vapurda, en son da Eminönü'nde.. Aylardır hiç başbaşa dışarı çıkmamıştık herhalde.. Bize de değişiklik oldu.  Efe'yi bırakma sebebimiz mekanın Mercan Yokuşu civarında olması ve malum yokuş falan da var. Efe ile zor olur diye düşündük.. İyi ki de öyle yapmışız.. Mekan Uzunçarşı caddesi'nde, Mercan Vergi Dairesi'nin az ilerisinde.. Küçücük bir yer.. İçeride 2 masa, dışarıda da toplasan 3-4 masa anca var. Hemen menüyü aldık elimize, önce başlangıçlardan füme et söyledik, bir de denemek için birer minik parça fıstıklı, hellim peynirli sucuk söyledik.. Birer burger siparişini de unutmadık tabi ve başladık beklemeye..
Allahıımm o nasıl bir füme ettir, sucuktur.. Yeme de yanında yat yani..



Sonra burgerlerimiz geldi.. Onlar da çoookk lezzetliydi söylememe gerek var mı bilemiyorum.. Sadece yanında gelen patates kızartmasının porsiyonu için eleştiri yapabilirim.. Biraz daha fazla olabilirdi bence..



Tam "oohhh doyduk valla, ellerine sağlık" modundayken yan masalara sürekli giden bonfileye gözüm çarptı.. Herkesin bundan yediğini gördüm ve Altan'la paylaştım.. Tabi benim boğazına düşkün kocam hemen "biz de deneyelimm" dedi.. Dedi demesine ama bizim mideler dolu nasıl olacak falan derken garson geldi ve yarım bonfile getirebilirim dedi.. Bunu duyunca bir gaza geldik ve hemen yarım lokum söyleyiverdik.. Evet bonfilenin menüdeki adı lokum..
Vee lokum geldi.. Yani söyle diyebilirim: Vay anasını sayın seyirciler.. cidden lokummuş, ismini sonuna kadar hakediyor.. Meğer bugüne kadar bonfile yememişmiyiz biz?!!
Diğer herşey gibi bu da son derece lezzetliydi..

Artık iyice patlamaya hazır bir şekilde kalktık mekandan.. Tek sorunu tabi yerinin biraz sapa olması.. Keşke Anadolu yakası'na da açılsa bir şube de daha sık yesek.. Mahrum kalmasak bu lezzetlerden..

16 Ağustos 2012 Perşembe

Bir başka olur Kuzey Ege'de bahar..

20-23 Nisan tarihleri arasında çekirdek aile Yamanlar ve Yağcılar olarak mitolojik efsanelerin beşiği Kuzey Ege'ye gittik. Bu gezi, her iki ailenin de bebekle gittiği ilk gezmeli tatili olması sebebiyle oldukça önemliydi.. Sabah erkenden çıktık, akşam yemeği saatinde otele geri döndük hep. Bebeklerle tatilin nasıl geçtiği ile ilgili yazımı http://efeiledoludizgin.blogspot.com/2012/04/kuzey-ege-maceras.html dan okuyabilirsiniz.
Enfes yemekler yedik, doyumsuz manzaralar gördük, bol oksijen aldık, keyifli 4 gün geçirdik ve kürkçü dükkanına döndük..
Biz Assos'ta kalmayı uygun bulduk gezimiz açısından. Gezi rotamızda Assos, Akçay, Altınoluk, Kaz Dağları, Ayvalık, Ören, Cunda Adası vardı. Ayvalık veya Cunda tarafında kalsak sadece 1 gün o tarafta olacaktık, diğer günler tekrar Assos tarafına geçecektik. Bu sebeple Assos Eden Garden Otel'de kalmaya karar verdik. Eden Garden Otel, o bölgenin en bilindik otellerinden. 4 yıldızlı bir tesis. Ama açıkçası bize hiç de 4 yıldızlı gibi gelmedi. Odalar gayet bakımsızdı. Yemek ve kahvaltılar son derece az çeşitliydi. Bir şekilde karnınızı doyuracak birşeyler buluyorsunuz ama beklentiyi çok yüksek tutmamak lazım. Sonuçta biz sadece akşamdan akşama otele geldiğimiz için temiz olsun yeterdi.. Bir de bebek yatağı olmalıydı tabi..:) Bu açıdan gayet iyiydi. Genişçe bir park yatağını hemen odamıza getiriverdiler.
İstanbul'dan Assos'a ulaşım için çeşitli güzergahlar bulunmakta.
1.Güzergah: İstanbul-Bursa-Balıkesir-Havran-Edremit-Akçay-Assos olup bu yol için de çeşitli alternatifler mevcut:
*Körfezi dolaşarak gidebilirsiniz.
*Pendik-Yalova veya Yenikapı-Yalova feribotuna binerek körfezi dolaşmadan gidebilirsiniz.
*Eskihisar-Topçular arabalı vapurunu kullanabilirsiniz yine körfezi dolaşmadan.

2. Güzergah: İstanbul Yenikapı'dan Bandırma feribotuna binmek ve daha sonra Balıkesir-Edremit-Akçay-Assos yolunu kullanabilirsiniz. Ancak en kısa yol bu olmasına rağmen en maliyetli yol da bu. Feribot ücreti bir hayli pahalı..

3. Güzergah: İstanbul-Tekirdağ-Çanakkale-Küçükkuyu-Assos yolu. İster E5'ten gidip,isterseniz de Trakya otoyoluna girerek Kınalı gişelerinden Tekirdağ yolu ile Malkara-Keşan üzerinden Gelibolu'ya ulaşıp feribotlarla Lapseki'ye veya Gelibolu Milli Parkı'ndan boğaza paralel ilerleyip Eceabat'tan veya Kilitbahir'den Çanakkale'ye geçebilirsiniz. Ezine'den de geçerek biraz virajlı, dar yoldan Küçükkuyu'ya ulaştınız mı Assos'a geldiniz bile sayılabilir. (E5ten gitmek ile otoyoldan gitmek arasında 80 km gibi bir fark var- otoyol dolaşarak gidiyor biraz daha)

Biz Gelibolu Milli Parkı'nı da gezmek için 3. güzergahtan gittik. Biraz yorucu oldu ama bence değdi doğrusu.

İlk durağımız Çanakkale Şehitler Abidesi idi. Çanakkale Şehitler Abidesi, Türk'ün gücünün tükenmezliğinin simgesi,birlik ve beraberliğimizin kanıtı olarak anlatılıyor. Türk'ün herkesi dize getirebileceğini gösteren  bir anıt. Bu anıtın yapımı bir ara durmuş, daha sonra Milliyet gazetesinin açtığı bir kampanya ile, halkın yaptığı paralarla tamamlanmış, dolayısıyla Türk Milletinin şehitlere armağanı olmuş.
Dört sütun üzerine oturtulan abide milletimizin sağlam temellere dayandığını ve yıkılmaz olduğunu ifade etmekte. Uzaktan bakıldığında da Mehmetçiğin M harfi şeklinde gözükmekte. Anıtın tavanına mozaikten Türk bayrağı işlenmiş. Biz gezmedik ama abidenin altında bir de müze bulunmaktaymış.
Bu arada abidenin bulunduğu yer aşırı rüzgarlı. Çanakkale Boğazı manzarasına hakim olduğundan olsa gerek yerinizde sabit duramıyorsunuz bile..
 
 



Abidenin hemen ilerisinde Çanakkale Şehitler Abidesi Şehitliği bulunmakta.Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen yaklaşık 253000 şehidimiz için inşa edilmiş. Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınan15000 şehit künyesi içinden 500 er  ve erbaşla 100 subayın künyeleri seçilmiş, mezar taşları yaptırılmış. Gerçekten etkileyici bir yer. İnsanın tüyleri diken diken oluyor, o zamanları, savaşı, vatanı kurtarmak için yapılanları düşününce. Tabi esen rüzgarın da etkisi yok değil bu diken diken olma konusunda;) ..Şaka bir yana gerçekten gezenlerin etkilenmemesi mümkün değil. Hele gezen okul grubu gidip de koca şehitlikte tek başımıza kalınca sessizliğin ortasında..




Anıt ve şehitliğin tam karşısında Çanakkale Savaşları'nda kahramanlık olaylarını anlatan bir rölyef bulunmakta.

                          
Abide ve şehitlik ziyaretinden sonra eski adı Kirte olan Alçıtepe köyünden geçiyorsunuz. Biz burada öğle yemeği molası verdik.1 porsiyon Tekirdağ Köftesi 8 tl idi.
Ayrıca bu köyden geçecek herkese köydeki fırından birer simit yemelerini öneririm. Fırından yeni çıkmış, sıcacık simidin tadına doyum olmuyor valla..:)

Milli Park içerisinde sıradaki durağımız 57.Piyade Alayı Şehitliği oldu. Çanakkale'yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri'nin  25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası'na ve Kumkale'ye asker çıkarmalarıyla Çanakkale kara savaşları başlamış.25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu'nda karaya çıkıp Conkbayırı'nda ilerleyen çıkarma kuvvetleri, 19. Tümen K.Kur.Yb. Mustafa Kemal'in  25 Nisan günü verdiği "Ben size ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir" emrini uygulayan  Türk birliklerince durdurulmuş. Bu birliklerden biri de Yb. Hüseyin Avni Bey'in komutasındaki 57. Alay'mış.57.Alay'ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı 25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit düşmüş. Şehitlik 1992 yılında ziyarete açılmış.1994 yılında orman yangınında hasar görmüş, ancak onarılarak aynı yıl tekrar hizmeye sunulmuş. Opet tarafından Tarihe Saygı peojesi kapsamında 2011de yenilenmiş.
Burada yatan şehitlerin en küçüğü 9 yaşındaki Saka Çocukmuş.Ayrıca 57. Alay'ın İstanbullu Rum doktoru Yüzbaşı Dimitroyati,Alay İmamı Konyalı Hasan Fehmi Efendi ile beraber burada gömülüymüş.



Daha yolumuz uzun olduğu için gezimizi hızlandırmak durumundaydık. Hemen Conk Bayırı'na doğru yola çıktık.
Conk Bayırı, Çanakkale Savaşları sırasında Anzak Koyu'na çıkartma yapan Anzakların, kendisine çekilme emri verilen ancak bu emri dinlemeyen Mustafa Kemal tarafından durdurulduğu yer. Eğer durdurulmasalardı, Anzaklar yarımadaya hakim olup Eceabat'a kadar inecek ve İstanbul yolunu açmış olacaklardı. Conk Bayırı'ndan panoramik olarak Ege Denizi ve Anafartalar Ovası'da görülebilmekte.
Zaman ilerliyordu ve artık yola devam etme zamanıydı. Kilitbahir'e doğru yola çıktık. Az bir yolculuktan sonra Kilitbahir'e gelmiş ve feribot sırasına girmiştik bile. Kilitbahir'den Çanakkale'ye 7 dakikada geçiliyor. Çok kalabalık değil ama feribot da çok büyük değil.
Çanakkale'den sonra Ezine'den de geçerek Assos'a geliniyor.Biz biraz dolambaçlı ve çoookk kötü bir yoldan indik aşağı. Siz siz olun giderken Assos-Behramkale tabelasından gitmeyin Küçükkuyu üzerinden geçin Assos'a çünkü Behramkale'nin yolu bir felaket.

Otele vardığımızda çocuklar da dahil pestil gibiydik gerçekten. Zaten yolculuğun sonlarına doğru Efe ve Zeyno koltuklarından kalkıp annelerinin kucaklarındaki yerlerini aldılar sıkıntıdan. Otele gidip yemek yedikten sonra dinlenmeye çekildik hepimiz. Ertesi güne enerji toplamak lazım değil mi;)

İlk günümüzde ilk durağımız Burhaniye-Ören. Ören hep çok sevdiğim bir yer olmuştur. Ufacık, tefecik, şirincecik bir belde kendisi. Altın kumlu, geniş mi geniişş,uzun mu uzun bir sahili var.
Ölü sezonda gittiğimiz için sahildeki yerler kapalıydı ama bir tane açık kafe bulduk ve bir kahve molası verdik hemen:)


Kahve molamızı fazla uzatmadan Cunda Adası'na doğru yola koyulduk. Malum.. öğle yemeğini Cunda'da deniz kenarında, balık restoranlarından birinde yemek şarttı. Mezelerimizi, ara sıcaklarımızı seçtik, rakımızı söyledik.. Hele bir de çocuklar da yemeklerini yiyip uykuya dalınca... ooohhh değmeyin keyfimizee..

Cunda...Siz nasıl olduğunu anlamadan sizi içine çeken, daracık, eski sokaklarda yürürken zamanı unutacağınız bir yer. Biz yemek için Cunda Deniz Restoran'da oturduk. Çok da memnun kaldık. Özellikle fiyatlar İstanbul ile karşılaştırdığımızda acaip ucuz geldi bize.. Merak edenler için yazayım 4 kişi 150 tl para ödedik içki dahil üstelik bu fiyata..

Yemek sonrası meşhuur Taş Kahve'de birer yorgunluk kahvesi içebilirsiniz. Tabi yer bulabilirseniz.. Biz önünde fotoğraf çektirmekle yetindik;)

Ara sokaklarda yürümek gerçekten keyifli, huzur veriyor. Burada zaman dursa dedim içimden.. Dursa ve burada kalsak...
Bazen hayatı biz mi zorlaştırıyoruz acaba diye konuştuk hatta bu tatilde.. Daha yalın bir hayat mutlu eder mi acaba bizi? Yoksa büyük şehirin hareketini, karmaşasını, hırslarını arar mıyız? Ne dersiniz?


Ara sokaklarda ilerlerken karşınıza heybetli bir yapı çıkacak: Taksiyarhis Kilisesi.. Adanın en görkemli yapısı olma özelliğini taşıyan kilise yıllara meydan okurcasına duruyor işte orada..Yapım tarihi 1873müş. Kilise içinde balık derisi üzerine işlenmiş Yunus Peygamber'in, Azrail ve Cebrail meleklerinin ikonları bulunmaktaymış. Eskiden içine girilebiliyormuş ancak şu an maalesef mümkün değil..
                             
Kalbimiz Cunda'da kalmış olarak ayrılıyoruz buradan ve Ayvalık'a doğru ilerliyoruz. Yine gelelim diye düşünüyoruz.. Ama bu sefer sadece Cunda'ya gelelim.. Kafa dinleyelim, kaçalım.. Ayvalık'ta kordon boyunda şöyle bir boy gösterip Şeytan Sofrası'na doğru tırmanışa geçiyoruz. Şeytan Sofrası buraya gelenlerin muhakkak uğraması gereken yerlerdenmiş. Öyle diyor kitpalar,turlar..Özellikle gün batımının şahane olduğu söyleniyor. Biz günü batırmadık ama yine de manzara şahaneydi;)
İsmini nereden aldığına gelince; tepeye vardığınızda dilek dilenerek içine bozuk para atılan bir ayak izi göreceksiniz. İnanışa göre bu ayak izi Şeytan'a aitmiş. Diğer ayak izinin ise karşı dağda olduğu söylenmekte. Efsane işte..İnanıp inanmamak size kalmış..;)


Dönüş yolunda Ayvalık'a kadar gelip Ayvalık tostu yemeden dönmeyelim diyip merkezde, bu işin ustası Avşar Büfe'ye uğradık.. Büfenin sahibi fanatik Hülya Avşar hayranı. Bu yüzden büfenin adı Avşar Büfe. Ayrıca masalarda, duvarlarda hep Hülya Avşar'ın fotoğrafları var. Bir an büfe onun sandık valla:)
 
...İkinci günümüzde bu kez Kaz Dağları, Akçay, Adatepe, Yeşilyurt Köyü'nü gezme niyetiyle sabah kahvaltı sonrası yola çıktık.
İlk durağımız Sütüven Şelalesi ve Hasan Boğuldu göleti. Buraya lisede babaannemlerin yazlığına, Akçay'a geldiğimizde piknik yaptığımızı hatırlıyorum. Tam da hafızamdaki gibi olduğunu görüp seviniyorum.. Nedense..:)
Sütüven Şelalesi, Sarıkız yaylasından doğan, Kızılkeçeli çayı üzerinde. Şelalenin ismi Sütüven, tüvleyen yani sıçrayan su anlamına geliyormuş.Kimilerine göre adını şair Mustafa Seyit Sutüven'den almış, kimilerine göre de şair soyismini, burası için yazdığı şiir nedeniyle şelaleden almış..
Bir kayadan duman duman,
Oniki metre atlayan,
Dağ kokusuyla yüklü su,
Boşluğa fırlayınca saç,
Düştüğü yerde üç kulaç
Mavi su, ak köpüklü su.

Hasan Boğuldu Göleti'nin hikayesi ise hayli trajik..Hasan ile Emine'nin acı öyküsünden almış ismini. Sabahattin Ali annesi tarafından Edremit'li olup yörede anlatılan bu trajik öyküyü dinlemiş ve edebi form kazandırarak ölümsüzleştirmiş. Öykü şöyle;
"Bugün olduğu gibi 1800'lü yılların sonlarında da Edremit pazarı Çarşamba günleri kurulurdu.
Yörenin tüm köylüleri Çarşamba günleri Edremit'e gelir malını satar, ihtiyacını alırdı.
Kazdağı'nın 1500 m yüksekliğinde, Sarıkız zirvesinin eteğinde kıl çadırlarından kurulu yüksek
obanın güzel kızı Emine de böyle bir Çarşamba günü Edremit pazarına iner ve Zeytinli
Köyü'nün yakışıklı delikanlısı ile gözgöze gelir.
Sevdalanan iki genç her Çarşamba günü buluşurlar. Emine beş saatlik yoldan getirdiği sütü,
peyniri, balı Hasan'a verir, bahçıvan olan Hasan'dan ihtiyacı olan sebzeyi alırdı. Pazar dönüşü
birlikte zeytinli Köyü'ne kadar yürürler, Emine oradan ayrılır ve daha dört saat sürecek olan
zahmetli dağ yolundan obasına dönerdi.
Gençler evlenmeye karar verirler. Hasan'ın içgüveysi olarak obaya gitmesi sözkonusudur.
Onu babasız büyüten annesi oğlunun mutluluğu uğruna yalnız kalmaya razıdır. Emine'nin
ailesi ise bu evliliğe karşı çıkar. Oba yörük obasıdır, Emine de yörük kızı. Aile, Hasan'ın zor
doğa şartlarına dayanıp dayanamayacağını sınamaya karar verir. Sınav başarılı olursa
Emine'yi istemiş olan obanın gençleri de yiğitlik gösteren Hasan'ı kabulleneceklerdir.
Hasan annesi ile helalleşir, anlaşma gereği 40 okka (yaklaşık 60 kilo) tuz dolu çuvalı sırtlanır
ve Emine ile obaya doğru yola çıkarlar. Önlerinde dört saatlik zorlu bir dağ yolu vardır. Bir
saat sonra Beyoba Köyü'ne varırlar. Tuz hasan'ın sırtını yakmaya başlar.İkinci saatte şimdiki
Sutüven Şelalesineulaşmışlardır. Yol dere içinde kaybolmuş, taştan taşa atlamak Hasan'ı
yormuş, dizleri titremeye başlamıştır. Gökbüvet'e geldiklerinde Hasan'ın gücü biter ve yere
düşer. Emine çaresizlik içinde Hasan'ı yüreklendirmeye çalışır, ancak hasan ayağa kalkamaz.
Emine'ye yalvarır, başka yerlere kaçmayı teklif eder.

Emine ise katıdır, ailesine ve obasına söz vermiştir. Hasan'ın yakarışlarına yanıt vermez ve
çuvalı sırtlayarak obanın yolunu tutar. Hasan ise ardından "beni bırakma,senin köyüne
gelemiyorum,köyüme de dönemem"diye acı acı haykırır. Emine derenin uğultusuna karşın
Hasan'ın umutsuz çığlıklarını hep duyar. Obaya vardığında çok pişman olur ve geri dönmek
ister. Ancak ailesi gece vakti onu ormana bırakmaz.
Sabahın ilk ışıkları ile Emine, doğru Gökbüvet'e koşar ama Hasan yoktur. Annesine
gider, Erdemit'e koşar ancak kimse Hasan'ı görmemiştir. Bir daha obasına geri dönmeyen
Emine kulaklarında Hasan'ın onu çağıran sesiyle dere boyunca mecnun gibi dolaşır
durur. Günler sonra Hasan'a hediye ettiği çevreyi Gökbüvet'in çılgın suları içinde fark
eder."Yanına geliyorum Hasan" diyerek bu çevre ile kendini ulu çınara asar. O gün bugün Gökbüvet'in adı Hasanboğuldu,dallarını büvetin suları içine sallandıran çınarın adı Emine
Çınarı olur. "
Buradan çıktıktan sonra kuzuların öğle yemeği vakti geldiği için Akçay'a girdik ve sahil kenarında Yörsan'ın kafesine oturduk. E hazır onlar için mola vermişken biz de yemek işini aradan çıkartıverdik..
Hızlıca yenilen yemek sonrası istikamet Adatepe köyü oldu. Bugünkü gezinin en keyifli kısmıydı bence..

Adatepe, Kaz Dağları köylerinin içinde en dikkat çekenlerden biri. Küçükkuyu'dan 4km. dağa doğru çıktığınızda karşınıza çıkıyor. Köyün tarihinin antik çağlara dayandığı söyleniyor. Köye girmeden hemen önce Zeus Altarı'nın girişi var.Giriş kapısından 700 m kadar yürüyünce tepede Zeus Altarı'na ulaşacaksınız.Burada bütün körfezi görebileceğiniz harika bir deniz manzarası var. İlyada'da bahsedilen ve Zeus ile Hera'nın Troya savaşını izledikleri antik Gargaros tepesinin de burası olduğu sanılıyormuş.

Cumhuriyet öncesi Türk ve Rumların beraber yaşadığı köyde mübadeleden sonra Rum nüfusu kaybolmuş.Zamanında hem zeytincilik hem de hayvancılıkla uğraşılıyormuş ama günümüzde sadece zeytincilik yapan az sayıda köylü kalmış.
Adatepe, 1989 yılında sit alanı ilan edilmiş ve eski taş evler koruma altına alınmış.Son yıllarda özellikle İstanbul'dan yerleşenler olmuş ve evlerin çoğu restore edilmiş. Ancak hepimizin ortak görüşü;bu restorasyonun köyün büyüsünü, görüntüsünü bozduğu yönünde. Tamam baktığınız zaman çok güzel, bakımlı bir köy ama.. İşte birşeyler bozulmuş gibi.. Köy khvesinde oturduk epey bir süre.. Adı köy kahvesi ama bir tane bile köylü yok. Köy kahvesinde bira vardı ya daha ötesi var mı:)
Ama yine de.. bütün gün burada otursak dedik valla..:)


Keşke sabahtan gelseydik diye söylene söylene arabalara binip bir sonraki durağımız olan Yeşilyurt Köyü'ne doğru yola çıktık.
Bu arada dağdan indikten sonra Küçükkuyu'ya girmek üzereyken Adatepe Zeytinyağı Müzesi var. Türünün ilk örneği oalrak sayılan bir müze burası.Eski zeynityağı presleri,zeytin toplama aletleri, taşıma ve saklama kapları, çeşitli folklorik objeler görülebilir.Ayrıca geleneksel usulde zeytinyağı sabun yapım tekniği de açıklamalı olarak sergilenmekte.Müzeye giriş ücretsiz bu arada.

Gelelim Yeşilyurt Köyü'ne.. Burası da yurdum insanının dizi merakından nasibini almış ve Karadağlar dizisiyle ünlenmiş bir köy. Butşk otelleriyle ünlü. Eski adı Büyük Çetmi.Köy Küçükkuyu sahiline 3 km uzaklıkta, zeytin ve çam ağaçları ile çevrili.Ama körfez manzarasına da açık.
Köyde evler yöreden çıkarılan taşlarla yapılmış. Sit alanı olduğu için artık yeni ev yapılmıyor, sadece eski evler restore ediliyor.Son yıllarda büyükşehirlerden göç almaya da başlamış.Taş evler çok değerlenmiş ve bir kısmı butik otel olmuş. Zaten köy aşırı kalabalıktı, arabayı park edecek yer zor bulduk. Biz çıkarken de Kaya Çilingiroğlu ve Feraye Tanyolaç ikilisi gelmiş ve parl yeri arıyorlardı..
Burada da yerli halk zeytincilikle uğraşıyor. Kendi ürettikleri salça, tarhana,kurutulmuş otlar,zeytin,reçel çeşitlerini de satıyorlar.

Bu arada köy meydanında bir köy kahvesi var burada da.. Dışında sandalyeler çekilmiş ve yola bakarak oturan birsürü köylü var. Ama öyle bir oturmuşlar ki.. Kahvenin camında satılık yazısını da görünce epey bir geyik döndü aramızda.. Sahibi müşteir varmış gibi göstermek için bu adamları buraya oturtmuş dedik.. Veya köy o kadar sosyetikleşmiş ki, bu kahveye de 3-5 köylü serpiştirivermişler hani köy havası var densin diye.. :))
Adatepe ve Yeşilyurt'u kıyaslayarak akşam yemeği için yola çıktık. Son akşam yemeğimizi otelde yemeyip Assos Limanına gitmeye karar vermiştik.
Assos Limanına çok kötü, virajlı, inişli çıkışlı bir yoldan giderek ulaştık. Ama yani bir tarafı uçurum olan bir yol. Nasıl gittiğimizi bir biz biliriz.
Liman ufacık tefecik bir yer.. Çok küçük bir alan.. sakin,huzurlu.. Tek eleştirimiz şu oldu; keşke içeriye araba almasalar da daracık sokaklarda arabalar karşı karşıya gelmek zorunda kalmasalar. Limanın girişinde bir alana yapılsaymış keşke o otopark, taa en sonuna yapılacağına..
Neyse efendim limanda şöyle bir yürüyüşün ardından hemen gözümüze kestirdiğimiz Uzun Ev Restoran'a oturduk. İki bebeğimiz de biraz huysuzdu o akşam ve onlar uyuyana kadar zorlandık biraz.. Kah içeride kah dışarıda gezdirdik durduk.. Neyse en sonunda uyudular ve gece bize kaldı..Keyifle yemeklerimizi yedik, rakımızı içtiikk..:) Uzun Ev'in kalamar ızgarasını şiddetle tavsiye ederim bu arada..Fiyatlar yine gayet uygundu İstanbul'a nazaran...


Yemek sonrası da aşırı karanlık ve engebeli yollardan biraz ürkerek de olsa otele gitmeyi başardık.
3.gün sabah kahvaltı sonrası da klasik Yağcı-Yaman "tatilimizin fotoğrafı" konulu fotoğraflarımızı çektik ve İstanbul'a doğru yola çıktık.
İlker ve Cansu ile gittiğimiz her tatilde alışkanlık oldu, özel bir fotoğraf çekiyoruz..

İşte Mudanya...
İşte GAP...
Ve Kuzey Ege...
Bu gezinin fotoğrafları Mudanya gezimize çok benziyor. Hatta Altan ve İlker'in tshirtleri bile aynı.. :) Ama aradaki 2 farkı bulabilecek misiniz bakalım?:)


Not: Bu gezide bebeklerle ilgili maceralarımız için http://efeiledoludizgin.blogspot.com/2012/04/kuzey-ege-maceras.html adresini ziyaret edebilirsiniz.

6 Aralık 2011 Salı

Van Kahvaltı Sofrası

Uzunca bir aradan sonra tekrar merhaba.
Epey bir süredir blogda hareket yoktu. Önce hamilelik, sonrasında bebekle uğraşma derken 1 yıl geçti. Bebek doğduktan sonra haliyle gezme tozma işleri askıya alındı bir süreliğine.
Efe artık 4 aylık oldu. Onunla olan maceralarımı http://efeiledoludizgin.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz.
Reklamlardan sonra gelelim yazının başlığı olan Van Kahvaltı Sofrası'na..

Geçtiğimiz Cumartesi günü, daha önce Grupfoni'den aldığım Van Kahvaltı Sofrası Bağdat Caddesi şubesine kahvaltıya gittik çoluk çocuk. Normalde 30 tl imiş, biz 15tlye almıştık. İyi ki de öyle yapmışız. Yoksa içime otururdu valla.

Önce tereddüt etmiştik çok kalabalık olur mu, bebek arabası ile sıkıntı olur mu falan diye ama mekan genişçe. O açıdan pek sıkıntı olmadı. Sadece sürekli koşturan garsonların hızlı hareketi Efe'yi kahvaltının sonuna doğru biraz sıktı. Çocukcağız nereye bakacağını şaşırdı..

Kahvaltıya gelincee.. Peynir çeşitleri ve Van'a özel bir lezzet olan Mırtua haricinde pek memnun edemedi bizi. Hele kavut diye birşey vardı ki ağzımızda büyüdü resmen. Yutamadık bir türlü. Mekanda aynı zamanda türlü çeşit bal da satıldığı için olsa gerek genelde kahvaltı bal üzerine kurulmuştu. Yoğurt üzerine bal, antep fıstığı ile bal karışımı, süzme bal gibi çeşitlerin yanında otlu peynir ve diğer peynir çeşitleri,zeytin,domates,salatalık, cacık,mırtua,kavut,kaymak vardı. Ayrıca sucuklu,kavurmalı yumurta çeşitlerinden biri de istenebiliyor dediler. Önce sucuklu istedik. Ancak daha sonra Altan kavurmalının da tadına bakmak isteyince bir tane de kavurmalı söyledik. Hatta mekanın sahibi "hiç sorun değil" falan diyince para almayacak sandım ne yalan söyleyeyim. Ancak çıkarken 1 kişilik kahvaltıya 15 tl ödemişken tek bir porsiyon kavurmalı yumurtaya 8tl istemeleri beni benden aldı doğrusu.


4 Şubat 2011 Cuma

Marakeş

Fez'den Marakeş'e gidicez diye sabah 6.30 da uyandığımızda yolculuğumuzun 10 saat süreceğini bilmiyorduk henüz.. Turun en kötü günüydü diyebilirim. Genelde gideceğimiz yerlerde şehirlerarası seyahat varsa ne kadar süreceğine bakarım hep ama bu sefer bakmamışım işte.. 1 gün kayıp resmen. Gece de alınabilirdi yol halbuki gün kaybı olmadan.

...Yol çoğu zaman çok kötüydü, Atlas dağlarını geçtiğimiz için dağlık ve bol virajlı yollardı hep. Birçok kişinin midesi bulandı. E ben de eksik kalmadım tabi ki;) Zaten en ufak bir virajda ve kötü yolda midem bulandığı için eksik kalmam tuhaf olurdu zaten..;)

Yolda ufak ufak molalar vererek geçti yolculuğumuz. Mola yerlerimiz çoğunlukla benzin istasyonları oluyordu tabi ihtiyaç molaları için ve buralar en az Mısırdakiler kadar pisti diyebilirim.

Öğleden sonra Benimelal isimli bir şehre vardık. Burada yemek molası verdik. "Her zaman, her yerde Tajin!!" sloganından hareketle yine bu güzide memleketin güzide Tajin çeşitlerinden birini yedik. Marakeş için sabırsızlanıyorduk hepimiz. (hepimiz derken yanlış anlaşılma olmasın tabi ki turdakilerin genelinde böyle bir heyecan yoktu. Bizden kasıt; Yamanlar olarak Altan ve ben ve turda tanıştığımız ve beraber olmaktan çok keyif aldığımız Sinan Abi,Hande Abla, taze gelin Yasemen;) ve Mösyöööö Oral;)) Marakeş için hayallerimiz vardı, planlarımız vardı..Turun geri kalanı derseniz onlar sanırım alışveriş için daha heyecanlılardı Marakeş'i görmekten çok..
Bu arada yolculuğumuz sırasında rehberimiz bizi çok eğlendirdi gerçekten..:) Marakeşe giriş yapmak üzereyken "karşımız Amerika!" dediği anda herkes bir durdu "nasıl yaniii?!" diye.. Amerika ve Fas?! ne alaka dedik.. Tabi hispano moresk sanatının örneklerini burada da göreceğimizi söylemeyi ihmal etmedi. Bir de Marakeşteki ekstra Essaouira turuyla ilgili bilgi verdi.. 2.gece yapılacak olan Chez Ali Showu anlattı.. Biz Altan'la Essaouira turuna katılmamaya ve o gün Marakeşte,kendimiz,rehber kitapta anlatılan rotayı izlemeye karar verdik. Sinan Abiler de bizimle gelmeye karar verdiler. Yasemen ve Oral, orada geçen bir filmi izleyip çok beğendikleri ve merak ettikleri için gitmeye karar verdiler. Biz de onlardan öğrenicez;)

Akşamüstü otele vardığımızda tüm gün yolun getirmiş olduğu bir yorgunluk ve uyku hali vardı hepimizde.. 1-2 saat dinlenip 6 kişi otelin lobisinde buluşmaya karar verdik. Fez'deki otelden kalma alışkanlıkla ve saat geç olmasın diyerek otelde yememeye, meşhuuur meydanda yemeye karar vermiştik.

Hemen 2 taksiye bölünüp Camiü'l Fena meydanında buluşmak üzere ayrıldık. Ben, Hande Abla ve Sinan Abi bir taksideydik. Altan,Yasemen ve Oral da diğer takside. Meydana geldik ve taksi durağında-tüm taksilerin indirme-bindirme yaptığı yerde indik. Bekle bekle Altanlar yoktu ortada. Dolandık biraz etrafa bakınıyoruz ama ortalık mahşer yeri gibi. Ne akla hizmet arkalı önlü gitmedik diye hayıflandık durduk ama nafile....derkeeeennn bir anda göründüler karşıdan. Meğer onların bindiği taksi durak kalabalık olur diye başka yerde bırakmış..

Önce hemen yemek yiyelim diyip meydandaki KFCye girdik hemen. Başka yer aramakla uğraşmayalım dedik. 1 kova tavuk kanat sipariş verdik ve o da nee!! gelen kanat falan değildi. Tavukları rastgele yerlerinden sanki baltayla parçalamışlar ve bulamaca bulayıp kızartmışlar. Çok komikti. Hayal kırıklığına uğradık ama yapacak birşey yoktu.. Yiyebildiğimiz kadarını yedik, sonra patatese abandık;) Ve istikamet Camiü'l Fena meydanı...

Bu akşamki amacımız meydanı gece gözüyle bir görmek, havasını koklamak..Ufak ufak keşfetmek.. ve tabi kiii biz bayanlar için kınadan dövme yaptırmak;)

İlk kez şimdi Fas'ta olduğumuzu hissettik diyebilirim sanırım. Meydanda yok yoktu. Karmaşa,kalabalık,eğlence,yemek.. Çok renkliydi etraf:
Yılan oynatıcılar,kınadan dövme yapanlar,kuruyemişçiler,şifalı bitkilerden ilaçlar.. yok yoktu burada..
Fas'a geldiğimizden beri en eğlendiğimiz gece bu oldu herhalde..

Eh vakit otele gidip uyuma vakti olunca taksi arayışına girdik haliyle.. Taksi ararken durağın karşısında bekleyen sıra sıra faytonları görünce hemen "bununla gitmeliyiz!!!" dedik ve başladık adamla pazarlık yapmaya.. olurdu olmazdı derken adam verdiğimiz parayı kabul edince atladık 6 kişi faytona ve gecenin bir yarısında Marakeş sokaklarında faytonla yollara düştük..;) Çok keyifliydi gerçekten. Marakeşe giden herkese eğer mümkünse bu zevki tatmalarını öneririm.

....2.gün sabah her zamanki gibi erken kalkıp kahvaltı sonrası tura başladık.. Otelimiz Hotel Imperial Plaza.. kahvaltısı şimdiye kadarki otellerimiz içinde en iyisiydi. Yemekleri de dün gece yiyenler tarafından daha iyi diye yorumlandı.. Bu arada gece 2-3 kişi daha Camiü'l Fena meydanına gitmişler ama meydanda iner inmez kalabalığı ve sesleri falan görünce korkup geri dönmüşler içine bile girmeden..Ortalıkta motorsikletler falan geziyordu vızır vızır, onlardan korkmuşlar.. Biz çok eğlendik falan diye anlatınca şaşırdılar.. Bu arada dövmelerimiz çok sükse yaptı bayanlar arasında;)Herkes bugün yaptırma derdine düştü..:)

...Marakeş Afrikalı, Berberi ve Arap Fas vatandaşlarını buluşturuyor..Çölün kıyısında karmaşayı ve sakinliği bir arada yaşayan bir şehir. Şehirdeki her ev kırmızı toprak renginde olduğu için "Kırmızı Marakeş" olarak da anılıyor.

Otobüsten meydanın orada, Kutubiye Cami'nin önünde indik ve başladık gezmeye. Kutubiye Camii, Hispano Moresk mimarinin 800 yıllık bir örneği imiş.. Minaresi 70m yüksekliğinde ve kendisinden sonra yapılan minarelere mükemmel oranlarıyla model olmuş. Her yüzü ayrı bir desenle bezenmiş olan minarenin yeni restore edilen, incelikle işlenmiş çinileri, Kutubiye'nin eski görkeminin de kanıtları.. Minarenin karşısındaki cadde, Camiü'l Fena(fanilerin toplanma yeri) meydanına açılıyor. Burası dünyanın en hareketli meydanlarından birisi olarak kabul ediliyor. Adındaki "fani" sözcüğü rivayete göre, Murabıtların ve Muvahhidlerin burayı kestikleri kelleleri sergilemek için kullanmalarından gelmekteymiş. Geleneksel Marakeş'in kalbi burada atıyor.Çalgıcılar,dansçılar,ateş ve kılıç yutanlar,yılan oynatıcılar. Her yer portakal suyu, taze kavrulmuş nohut, yer fıstığı, tatlı hamur işleri, kebaplar ve tajinler satan seyyar satıcılarla dolu.Meydanın kenarlarında ise kına yakıcılar, lokman hekimler,berberler ve alışveriş için dükkanlar dizili.Meydanı kafeler çevrelemekte...

Biz akşamüstü meydana tekrar geleceğimiz için rotamızı Bahia Sarayına çevirdik..Bu saray 19.yüzyılın sonunda Sultan Mevlay el-Hasan'ın başveziri Si Ahmet Bin Musa tarafından yaptırılmış.Ortasında palmiyeler,sarmaşıklarla dolu bir bahçe bulunan avludaki çeşmeler ve çardak dikkat çekiyor.
Bugün tüm gün yürüyüş yapıyoruz. Bir şehri en iyi gezme yolu yürümek değil midir zaten?! Tabi alışveriş yapmadan olmaaazzz di mii.. Bu sebeple rehberimizin bizim için binbir zorlukla ayarladığı kocamaaann mağazaya girdik tur olarak ve çil yavrusu gibi dağıldık etrafa. Burada yok yoktu. Resimler,ahşap ürünler,magnetler,biblolar, gümüşler, giysiler. Fas'a dair herşey ama aynı zamanda dışarıya göre biraz daha pahalı. Ama neymiişş buradaki ürünler sertifikalıymıışş.. Biblo veya magnet sertifikalı olsa nolcak onu da anlayamadım ama;)

Neyse efendim biz de burada ne var acaba diye gezdik tabi gezmedik değil. Ama dışarı ilk çıkanlardandık diyebilirim. Fenalık geldi resmen beklemekten.. Bir alışveriş bir fiş diyen tur arkadaşlarımız, alışverişi yine abarttılar çünkü..;)
Epeyce yürüdükten ve alışveriş yaptıktan sonra sıra gelmişti öğle yemeğine. Çok güzel bir restorana gittik ve çok değişik birşey yedik demek isterdim ama.. restoran kısmı evet çok güzel, otantik bir restoran olma açısından doğruydu ama değişik yemek derken fazla birşey beklememek lazım;). Anca farklı çeşit bir Tajin yiyebilirsiniz..e biz de öyle yaptık zaten.. Yemek sonrası Sadi Türbelerini göreceğimizi söyleyince rehber tüm gruptan mırıltılar yükselmeye başladı. "Yeteerrr cami, türbe gördüğümüz" diye.. O sırada aklımıza kitapta okuduğumuz bir nokta geldi: Marakeş'in halka açık bahçeleriyle çölün ortasında bir vaha gibi olduğunu yazmış ve 1-2 bahçe ismi söylemişti. Biz de Jardin Majorelle'e gitmeyi önerdik. Herkes tarafından kabul görünce yerel rehberimiz Mösyööö İbrahim ile paylaşıldı ve yola çıkıldı. İbrahim sanki pek hoşlaşmadı bu durumdan ama diyecek birşey bulamadı çoğunluk karşısında..:)

Jardin Majorelle, 1920lerde Fransız sanatçı Jacques Majorelle'in hayat kazandırdığı ve daha sonra modacı Yves Saint Laurent'in restore ettiği egzotik bir botanik bahçesi. Bahçenin ortasında da kendi için yaptırdığı bir ev hatta malikane bulunmakta. Ayrıca gelenlerin ziyaret edebileceği bir de anıt var. Anıtın başındaki ziyaretçilerin hemen hepsi eşcinseldi bu arada:)

Bahçe çok keyifliydi, huzurluydu..

Biz de çeşit çeşit poz vermeden geçmedik.. Hatta düğün fotosu kıvamında pozlarımız da oldu;)
Veee günün son durağı Camiü-l Fena meydanı ve baharat dükkanı. Biz meydana gelir gelmez gruptan ayrılmaya karar verdik.. Kendimiz gezmek istiyoruz çünkü.. Baharat dükkanı için de rehberin kendi anlaşmalı olduğu yere gitmek istemedik. Yarın ekstra tur olan Essaouria'ya katılmayacağımız için zaten kapsamlı olarak tüm çarşıyı gezicez inşallah....Meydanda ilk durak yılan oynatıcılar oldu. Gün batmadan gidip fotoğraf çekmesi gerekiyordu kocamın..;)
Biz Hande Abla ile uzakta durduk ama Altan ve Sinan Abi yanlarına gidip fotoğraf çektiler hatta çekmekle kalmadılar boyunlarına bile aldılar. Tabi ki bahşiş karşılığında..;)beleşe değil yani.. Evet evet bir de üstüne para verdiler yılanı boyunlarına sarmak için;)
Uzaktan izlerken yılanları boynuna dolayan, onları öpen, koklayan adam için yorumumuz "deli galibaa!!" oldu. Haksız mıyım?

Veee iştee huzurlarınızdaaa cesur yürekkk kocacıımmm..:

Eh bu kadar heyecan yeter diyip soluğu kafelerden birinde aldık. Çay, kahve içip yorgunluk atalım dedik.. malum bütün gün yürüdük..;) Meydanı tepeden izlemek, kalabalığın hem içinde hem dışında olmak da ayrı keyifliydi.. Bu akşam meşhuuuuuuuuurrr Chez Ali Show'a gidiyoruz grupça.. Rivayete göre Marakeş'e gelen herkesin gitmesi gereken bir gösteriymiş.. E biz de kaçırmıyoruz tabi..
Show şehrin epey dışında.. Kocaman bir alanda yapılmış bir tesisin içinde. Otobüsten iner inmez atlar ve üzerlerinde berberiler karşılıyor bizi. İsteyenler fotoğraf çektiriyorlar.

Hemen yemek yenilecek odalardan bizim tur için ayrılmış olanına geçiyoruz. Bizim ekip yani 6 kişi bir masaya kuruluyoruz. Gelsin yemekleeerr, gitsin yemekleeerrr diye düşünüyoruz. Bu gece doyacaksınız dedi çünkü rehberimiz ama erkeklerin doyup kadınların yine aç kalacağını söyleseydi keşke.:) Allahtan çorba geldi de midemizi biraz doldurabildik. Erkekler hallerinden pek memnundu çünkü masaya kocaman bir porsiyon kaburga gelmişti. Yalnız en şanssız grup bizdik.. Bizimkinin pek eti yoktu, çoğu yağdı.. E yine kuskus geldi, tok tutar diye ondan da yedik.. biraz da ekmekle katık edince tadından yenmedi!... demek isterdim ama.. demiyorum tabi ki.. aç kalmayacak kadar yedik işte biz de..:)
Yemek sırasında şov ekibindekiler sırayla salona gelip 1-2 müzik çalıp dansettiler ve gittiler.. çok iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Yine de buraya özgü bir eğlencede olmak, farklı müzikler duymak güzeldi..
Yemek sonrası esas gösterinin yapılacağı mekana giderken dansçılar ve müzisyenlerle fotoğraf da çektirebiliyorsunuz.. biz eksik kalır mıyız?! tabi ki hayır!!
Sıra gelmişti gösteriyi izlemeye.. Altan'la aramızda tam mekanın Mısır'daki Alf Leila Wa Leila gösterisinin yapıldığı mekana benzediğini konuşuyorduk ki gösteri başladı ve daha ilk andan sadece mekanın değil gösterinin de çok benzediğini gördük..:) Yani tavsiyem odur ki eğer Mısır'a gittikten ve o gösteriyi izledikten sonra Fas'a gittiyseniz Chez Ali Show'a gitmenize bizce gerek yok. Tabi tersi de geçerli:)
Gösterinin en sonunda ise dansöz çıktı. Ama insana neredeeeee bizim dansözler dedirten cinsten...;)

Gösteri sonunda usulca otobüslerimize bindik ve otelimize uyumaya gittik.. Yarın buradaki son günümüz.. Turdakilerin çoğu Essaouira turuna katılacakları için sabah erken kalkacaklar. Epey bir yol yapacaklar yani.. Biz (ben,Altan,Hande Abla ve Sinan Abi) ise rehber kitabımızda yazan meydandan başlayıp çarşının derinliklerine giden yürüyüş rotasını takip edicez, yani çarşıyı keşfedicez.. Keyifli bir gün olacak diye düşünüyoruz...
.....Sabah nispeten daha geç kalktık bir programa bağlı olmadığımız ve dinlenmek istediğimiz için.. Kahvaltı sonrası tam dışarı çıkarken turdaki yaşlılardan ikisi seslendi ve bizimle gelmek istediklerini söylediler.. Birşey diyemedik tabi ama endişelenmedik de değil ayak uydurabilecekler mi acaba diye.. Ama sağolsunlar Sinan Abi'nin taktığı isimleriyle ihtiyar heyeti;) bize tüm gün uyum sağladılar.. sonlara doğru her hallerinden çok yoruldukları belli olmasına rağmen gıklarını çıkartmadılar.. Böyle insanlara bayılıyorum.. Sorun yapmayıp uyum sağlamaları çok hoşuma gidiyor..
Neyse efendim otelden dışarı çıktıktan sonra yürüyelim yürüyebildiğimiz kadar dedik. İlk hedefimiz Marakeş'in modern çarşısı oldu. Burada biz kadınlar alışveriş yaptık tabi.. Marakeş'in modern yüzü de hoşumuza gitti. Tabi yine tüm binalar kırmızı kiremit rengiydi..


Zara,Mango,bir sürü modern tarzda kafe,çantacılar, ayakkabıcılar... alışveriş için ihtiyaç duyulan herşey vardı burada..
Yürüyüşe devam edip kendimize Pizza Hut ta ziyafet çekmekti niyetimiz ama restoranın önüne gittiğimizde henüz saatin erken olduğunu ve acıkmadığımızı farkedince vazgeçtik ve yola devam etmeye karar verdik ama çarşıda da yürüyeceğimizi düşününce hemen yol kenarında duran faytonlara binmeye karar verdik yine. Uzun ve sıkıcı bir pazarlıktan sonra 6 kişi faytona bindik ve Camiü'l Fena'ya gittik.
Meydan her zamanki gibi hareketliydi. Ancak şunu söylemeliyim gece ayrı güzel oluyor burası. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Gündüz ise daha sakin, alelade bir meydan gibi daha çok..
Tabi yine yılan oynatıcılar falan var ama geceki curcunadan eser yok. Meydanda fazla vakit kaybetmeden kendimizi rehber kitapta yazan rotaya teslim ediyor ve dalıyoruz meydanın sonundaki bir sokaktan içeriye. Öğle yemeğine kadar rehber kitabın yazdığı rotayı takip ediyoruz ancak yemek sonrası hayatın akışına bırakıp sokaklar arasında kaybolmayı tercih ediyoruz.
Öğle yemeği için durağımız baharatlar ve şifalı ot, ilaç mağazalarıyla ünlü Rahba Kadime meydanı. Burayı sora sora buluyoruz çünkü sokaklar labirent gibi. Fazla konuşmanıza gerek yok, Rahba Kadime der demez herkes el işaretiyle anlatıyor nasıl gidileceğini zaten.
Meydanda yemek yiyebileceğiniz tek yer Cafe des Spices. Ufacık bir cafe. Sadece sandviç ve salata var. Tavuklu ve ton balıklı sandviçlerden söylüyoruz. Tatlı olarak da ballı krep..:) ee enerji lazım ama di mi, daha çoookk yürüyeceğiz.;) Ufacık ama hıca hınç dolu bir yer burası. Müşterilerin hepsi turist. Sandviçler lezzetli.. Eh yeteri kadar dinlendiğimize kanaat getirdikten sonra yola devam etmek lazım.Tekrar ara sokaklara, Marakeş'in otantik dünyasına dalıyoruz.. Bu kez girdiğimiz sokaklar antikacıların olduğu yerler. Bu sokaklarda hem eskiciler var hem de gayet pahalı eşyalar satan antika dükkanları.. Tüm çarşıda neredeyse her gördüğümüz farklı tipte dükkana girdik, neler varmış diye bakmayı ihmal etmedik. Bizimle gelen ihtiyar heyetindeki teyze ve amca yorulmuşlardı, farkındaydık ama sabırla, tek kelime etmeden gezdiler biz tamam, gidiyoruz diyene kadar..:) Teyze sadece arada sırada biz dükkanlarda fazla vakit geçirdikçe "Bunların alası bizde var zaten. Neye bakıyorsunuz?" dedi durdu o kadar.. Gerçi böyle dediğine bakmayın biz ne aldıysak önce lüzumsuz dedi sonra bizim aldığımızın 2 katı kadar kendi aldı ama..:)Ara sokaklarda kaybol kaybola akşamı etmiştik..

Otele geri dönme vakti gelmişti gelmesine ama bütün gün ara sokaklarda Fas'a özel bir aksesuar olan "sokakta su satan adamların kafasındaki şapka"lardan aramış ancak bulamamıştık.. :( dudaklarım sarkmaya, yüzüm düşmeye başlamıştı. O şapkadan almak istiyordum çünkü Fas'a özeldi ve evimizin bir duvarında ne de güzel dururdu. Çarşı içinde bir yerde bulduk gerçi ama o da yeterince süslü değildi. Faytona binmek için tekrar meydana çıktığımızda yağmur yağmaya başlamıştı(bu arada evet yağmura rağmen taksiye binmedik ve yine faytoooonnn hep faytooonnnn!!;)). Koştura koştura faytonlara doğru giderken sevgili kocacım bir anda "bir dakika" diyip yanımızdan ayrıldı ve aksi yönde koşmaya başladı.. Koştuğu yöne doğru bakınca ne yaptığını anladım tabi.. Su satan amcalara gidiyordu.. 5 dak sonra cebinden cüzdanını çıkarttı, adamların biri kafasından şapkayı çıkarttı,parayı aldı ve şapkayı Altan'a verdi..:) tabi benim yüzümde güller açtı mı deseeemm, 32 dişim göründü mü deseemmm;).Adamlara önce şapkayı nerede bulabileceğimizi sormuş, meğer süslemelerini özel yaptırıyorlarmış. Sonra kaça satarsınız şeklinde pazarlık başlamış, çarşıda şu kadara vardı falan derkeeennn bir tanesi kabul etmiş ve vermiş şapkayı.. Diğer adam da "benimkini de almazmısın?" diyip duruyormuş:)

Yaniii, bu yazıyı okuduktan sonra Fas'a gideniniz olursa ve su satan adamlar şapkalarını satmaya çalışırsa bu bizim Fas turizmine katkımızdır arkadaşlar. Bu da böyle biline;)

Eh elimde şapkam da vardı artık, gönül rahatlığıyla Türkiye'ye gidebilirdik;)




Son gecemizde otelde yemek yedikten sonra herkesin önerdiği Otel La Mamounia'ya gitme planımız vardı. Bu otel, rivayete göre Churchill tarafından "Afrika'nın en güzel yeri" olarak tanımlanmış, çok lüks, çok güzel bahçesi olan bir otel. Bar kısmı çok güzelmiş ve bir de kumarhanesi varmış..

La Mamounia.. otel gerçekten de çok güzeldi.. bahçesi de çok güzeldi. Önce ufak bir kumarhane turu attık ama saat daha erken olduğundan bara geçelim dedik ve otel kısmına doğru yürümeye başladık. Normalde otelde gezmek serbest ancak bizim gittiğimiz gün kongremi ne varmış ve bahçede güvenlik görevlileri vardı. Çiftler halinde arka arkaya yürüyorduk etrafa bakınarak. En önde Sinan Abi ve Hande Abla vardı. Güvenlik onlara bir baktı ve "Otelde mi kalıyorsunuz?" diye sordu. Sinan Abi gayet soğukkanlı "Yesss" diyip kafa sallayıp hiiiçç duraklamadan geçti, e biz de arkasından. Sonra epey güldük tabi halimize.. Ama biraz dursak adam kesin anlayacaktı. Sinan Abi o kadar emin "yesss" dedi ki adam başka soru soramadı bile..:)
Otelin içi muhteşemdi. Bar kısmını fazla dolaşmadan bulduk.. tabi çaktırmamaya çalıştık otel müşterisi olmadığımızı. Buraya gidecekler dikkat etmeliler, zira menüde viski ve kanyaklarda aynı markanın 2 ayrı tipi bulunmakta. Birinin fiyatı daha normalken diğeri gerçekten çok pahalı.. :)Bu arada Altan ve Sinan Abi viski istedi ve garson bardağı neredeyse doldurdu diyebilirim. Elleri bol yani bu Fas'lıların.. İkinci dubleyi istediklerinde ise bir tepsi içerisinde havyarlı kanepeler, meyve tabağı vs. geldi. Bardakların yine neredeyse tamamı doluydu. O gece ikişer duble viski içtiler ama sanırım şişenin neredeyse tamamı bitti diyebilirim..:)

Bir ara biz kızlar tuvalete gitmek üzere kalktık, kapının önünde hostes kız bizi aldı ve tuvalete kadar götürdü.. E içeride koptuk tabi.. Tuvaletler ise ayrı bir olaydı. Bizim otelin odalarından daha güzeldi resmen..Bilseydim tuvalete giderken fotoğraf makinesi alırdım valla:) Sonra beylere tuvaletin ne kadar şahane olduğunu söyleyince onlar da gidip onayladılar tabi:)

İçkilerden sonra vakit kumar vaktiydiiiiiiii.. Kumarhaneye girdik hemen ve her birimiz 100 dolarlık jetonlar aldık. Ama bu paraya canlı masalarda oynayamıyor,sadece kollu makinelerde oynayabiliyorduk. 6 kişi, dört bir yana dağıldık elimizde jeton dolu kovalarla..:)

Bu arada içimde bir kumar canavarının olduğu ortaya çıktı.. :) Şaşırdım valla.. hayatımda kumar oynamamış olan ben o makineden bu makineye gidip duruyordum. Hangi makinede kazanıldığını kendi yöntemlerimle tespit etmeye çalışıp oralara oturuyordum. Altan ile paylaştığımız jetonlarım bitince soluğu kocacığımın yanında aldım tabi, baktım o kazanmış 3-5 jeton, e hayat müşterek deyip yarısını aldım tabi hemen.. ama onlar da bittiiiiiiiiiiiiii hemencecikk... sonra dayanamayıp bi 50 dolarlık daha jeton aldık.. valla kumar kötü bir illetmiş bunu anladım. İnsan kendini durduramıyor kardeşim:)O 50 doları paylaştıktan sonra bolca jeton açılmış,sigara içilmiş bir masa görüp "burada kesin kazanılmış" diyip oturdum.. tam kazanmaya başlamıştım kiiii (yalana baakk;) 2-3 jeton anca kazanmıştım) bizim ekip beni arıyormuş meğer.. "işte burada burada" sesleriyle gerçek dünyaya geri döndüm. Onlar geldi yine kaybetmeye başladım ve jetonlarım bittiii;).. paşa paşa otelimizin yolunu tuttuk tabi elimiz boş.. Altan şaşkındı benim içimde saklanan kumarbazı gördüğü için.. tabi ben de şaşkındım..;)

Otelin önünden bindiğimiz taksi ise Fas günlerimizin finalini muhteşem bir şekilde yaptı sağolsun.. İçmiş miydi neydi.. adam sürekli konuşuyor, yanında oturan Oral iyice uzaklaşmaya çalışıyordu ama nafle. Adam bu durumu farkedince ona takılmaya başladı: "hahahahhh ben Bin Ladin'im, sizi öldüreceğiiimm" diyip kahkahalar atıp durdu yol boyunca.. Hatta üstünde bomba olduğunu, patlatacağını falan bile söyledi..Gözümüzden yaş geldi resmen gidene kadar gülmekten.. karnımıza giren ağrıları da unutmayalım tabi..:) otelin önünde bir de stand-upçı taksicimizle fotoğraf çektirdik tabi.. Hatta adamın yaptığı gürültüye bizim otelin güvenlik görevlileri falan bile geldi anlayın yani;)


Finali muhteşem, eğlenceli,komik bir şekilde yaptıktan sonra odalarımıza çekildik.. Uçağımız Casablanca'dan kalkacağı için sabah Casablanca'ya hareket edecektik.
...Sabah kahvaltı sonrası otobüsümüze son kez binip Casablanca'ya doğru yola çıktık. Öğlen yemeğini şehirde yedikten sonra havaalanına gidecektik.Casablanca'da otobüsümüz Hyatt Otelin orada bizi indirdi, tur ekibi hep beraber Burger King veya Mc Donald's a gitmeyi istediler. Biz ise 6 kafadarlar olarak son kez kordon boyuna yani Le Corniche'e gitmeyi tercih ettik ve yıldırım hızıyla taksiye atladık. Zira zaman kısıtlı, mideler açtı..
Hava da şansımıza güzel olunca deniz kenarında oturmak eziyet olmadı. (gerçi deniz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim,epey dalgalıydı fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi) İlk günden gözümüze kestirdiğimiz, denizin dibindeki italyan restoranına girdik ve kendimize güzel bir ziyafet çektik. Tabi tur dedikoduları ve eleştirilerini de unutmadık:)

Maceralı bir taksi arayışından sonra neyse ki tam vaktinde otobüste olabildik. Tabi yolculuğumuzun kalanında bizi nelerin beklediğinden habersizdik:)

..Air Arabia ile dualar eşliğinde kalkan uçağımız (evet yanlış okumadınız,pilot kalkıştan önce dua okuyor yüksek sesle;)) güzel güzel göklerde süzülürken pilotumuzun anonsuyla şaşkına döndük hepimiz. Uçakta teknk bir arıza varmış ve biz Casablanca havaalanına geri dönüyormuşuz.. Babababaaakk!! herkes bir anda ayaklandı... nolmuş,nolmuş? neymiş problem? gibi sorular havada uçuşuyordu.. Pilottan 2.açıklama geldi: kabin sıcaklığı -4 olmuşmuş.. Neyse efendimmm merak içinde geri döndük paşa paşa Casablanca havaalanına. Herkes yemek katında oturdu ve gelecek haberi bekledi. saatler geçti ama bir duyuru falan yok. Sağolsunlar lütfedip bir içecek kuponu dağıttılar bir tek..:) Bir yandan endişeliydik çünkü sabah işe gitmemiz gerekiyordu ve büyük ihtimal sabah 6-7gibi anca İstanbul'da olacağız diye düşünüyorduk. Nitekim Sabiha Gökçen'den çıktığımızda saat 6.30 du.. Eve gidip yarım saat uyuduktan sonra işe gitmek gezinin finali açısından kötü oldu. Tabi bütün gün gözlerimiz kapanarak çalıştık ama olsun napalım.. Bu da kaderin cilvesi.. Bu arada ister istemez "ya pilot dua etmeden kalksaydı" diye düşünmeden de edemedim..:)

Not: Daha fazla fotoğraf için http://altanyaman.blogspot.com/p/portreler.html adresine bakabilirsiniz.