21 Ağustos 2009 Cuma

Balayı seyahatimiz(Bali ve Singapur)

Balayı seyahati denince aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama biz “Nasıl bir balayı seyahati olmalı?” sorusunun yanıtını ararken epey bir fikir değiştirdik. İlk başta birçok çiftin rüyası olan tropikal adalardan birine gidelim diye düşünmüştük.(Maldivler,Bali,Phuket vs..) Ancak o dönemde araştırmalarımızda fiyatları hep erişilemez bulduğumuz için kısa süre sonra bu fikri tamamen kafamızdan atmıştık. Zaten benim en çok istediğim şeylerden biri de Gemi turuydu. Hani şu kocaman, dev gibi gemilerle yapılan turlar. Altan "gemi seyahati nasıl olur, çok uzak olmasın bari" dedikten sonra da rotamızı Yunan Adaları’na çevirmiştik. Hem yakındı, hem sıcaktı, hem deniz vardı. Bu konuda epey bir araştırdıktan sonra elimizde gemi turları yapan şirketlerin adresleri, bir Cumartesi günü tur tur gezmeye çalıştık. Girdiğimiz ilk şirketteki kadın bize “balayında gemiyle hem de Yunan adalarına gidilir mi? Hem de temmuz sonunda.. en kalabalık olduğu zaman.. gemiler kocaman ve kalabalık, limanlar ufacık, aynı anda bir sürü gemiden bir sürü insan inmeye çalışacak ve küçücük adada dolaşacak, sonra gemiye geri biniş yine eziyet. Onun yerine ben size aynı fiyata Santorini ve Mykonosta otel ayarlıyım ” dedi. Pek inandırıcı gelmese de aynı fiyata ayarlayabileceği, peki dedik ve mail adresimizi verip oradan çıktık. Başka bir tur şirketine tam girmek üzereyken cumartesi 15.00da kapattıklarını gördük ve saat 15.30du.. Bunun üzerine “Acaba bir de Peninsula tur a gitsek mi?” diye aramızda konuşurken kendimizi Gümüşsuyu’nda tur şirketinin olduğu apartmanın önünde bulduk. Burası işte o hep hayal ettiğimiz tropikal adalara tur düzenleyen bir şirketti ama gemi turları da vardı. İçeri girdiğimizde bir bayanın yanına gittik ve istediğimiz programı ve yanımıza alacağımız para da dahil ne kadar bütçemiz olduğunu anlattık. O da aynı şekilde temmuz sonunda gemiyle yunan adalarına gitmenizi tavsiye etmem diyince birbirimize baktık ve “o zaman nereye gidelim?” diye sorduk. “Gelin sizi Bali’ye gönderelim. Bali kendinizi kral ve kraliçe gibi hissedebileceğiniz dünyadaki tek yer” dediğinde itiraf edeyim abartıyor diye düşünmüştüm. Bu söze karşılık “Bali pahalı değil mi?” dediğimi hatırlıyorum. Zeynep hanım’ın cevabı “Hayır değil, Adalarda harcayacağınız parayla Bali’de harcayacağınız aynı değil. Çok ucuz. Sizin söylediğiniz parayla Bali’yi neredeyse satın alırsınız. Orada insanlar önünüzde eğiliyorlar resmen. Balayı için mükemmel” olmuştu ve biz bir anda çoktan unuttuğumuz bir fikirle karşı karşıyaydık. Oradan elimizde bütün tropikal adalardaki muhteşem otellerin ve programların olduğu bir katalog ve fiyat bilgileriyle ayrılmış ve kafamız karışmıştı. Gidebilir miydik gerçekten? Olabilir miydi? Hemen hesap yapmaya başladık. Kafamız yatmaya başlamıştı. Bu arada birkaç yurtiçindeki otelin de fiyatlarını öğrenmeye çalışmış(balayı için tavsiye edilen) ve Bali turuyla hemen hemen aynı fiyata olabileceğini görünce kesin kararımızı vermiştik. Bir daha bu kadar uzağa gitmeyi göze alamayabilirdik. Kesinlikle gitmeliydik. Ertesi hafta kapora vermek üzere tekrar Peninsula’nın yolunu tuttuk. Yaşasın! 5gece Bali’de kalıp oradan Singapur’a geçecek ve 2 gece de orada kalacaktık. Her şey mükemmel olacaktı..
Seyahat zamanı yaklaştıkça her şey daha heyecanlı oluyordu. Pasaportlarımızın süresini uzattırmış, vizemizi almıştık.
Sıra gelmişti 25 Temmuz’daki düğünümüzden sonra 28 Temmuz sabahı Singapur Havayolları ile Bali’ye uçmaya.. Singapur havayolları dünyanın en iyi havayollarından biri. Uçaklar mükemmeldi.
Daha önce hiç o kadar uzak mesafeye uçmamıştım ve uzak mesafe uçuşlarında önünüzde ekranlar ve koltuğunuzun yanında hem uzaktan kumanda hem de joystick görevi gören bir alet vardı. Bir sürü film, güncel diziler ve oyunlar vardı ve böylece hiç sıkılmadan yolculuk yapabilmiştik.
Bali’de havaalanında ilk gördüğümüz ufak bir havaalanı olduğuydu. Kapıdan çıkar çıkmaz yerel kıyafetler içindeki genç kızlar boynumuza acaip güzel kokan çiçeklerden oluşan bir çember geçirmişlerdi. Ve dışarıda bizi orada karşılayacak ve ilerleyen günlerde gezdirecek yerel rehberimiz Widana ile tanıştık. Acaip konuşkan bir adamdı Widana.. Bizi arabaya bindirdi (aslında araba denmez epeyce büyük jeep gibi bir şeydi.) ve otelimize doğru yola koyulduk. Yolda giderken de bize Bali hakkında bilgiler veriyor, gezilecek yerleri anlatıyordu. Paket programları varmış. Gezilecek her yeri gezdiriyorlar ve tek tek alsan daha pahalıya gelecek bir program hazırlanmış. Tabi hemen tamam paket alıyoruz dedik.. Otelimiz olan Grand Mirage'a yaklaşırken Widana 1-2 saat dinlenmemizi ve saat 6da resepsiyonda hazır olmamızı, bir arabanın bizi almaya geleceğini ve oradan da Jet-lag release masajı için bir spa merkezine gideceğimizi söyledi. Bugünkü masajımız 90 dakikaydı. Otele yerleştikten sonra ilk işimiz mayolarımızı giyip havlularımızı da alıp havuz ve denize gitmekti. Havuz kenarına havlularımızı bıraktıktan sonra şöyle bir sahile bakalım dedik ve deniz kenarına geçtik ve bir de ne görelim Widana’nın bize arabada dediği gibi sular çekilmiş ve ancak ufuk çizgisinde denizin dalgaları görünüyordu. Gözlerimize inanamadık.

Böyle bir şeyi ilk defa görmüştük. Neyse yürüyelim belki ileride gireriz dedik. Yürüdüüükkk, yürüdüüükk.. resmen denizin altı ortaya çıkmış, ortalık çöl gibi olmuş, her yerde yosunlar görünüyordu..

Epey yürüdük ancak suya ulaşamadık ve pes edip geri havuz kenarına döndük. Otelin havuzu gayet güzeldi. Yüzmeyi özlemenin verdiği heyecanla attık kendimizi havuza ve her köşesine yüzdük.. :) Eh, artık odaya gidip masaj için hazırlanma saati gelmişti. Odamıza gittik ve giyindik. Masajdan sonra deniz ürünleriyle ünlü Jimbaran Koyu’na gidecektik. Gerçi burası özellikle gün batımlarıyla ünlü bir yer ama biz bugün geç gideceğimiz için amacımız sadece yemek yemek. Lobiye çıktığımızda Gusto isimli çok şirin bir adam bizi bekliyordu. Yine kocaman bir arabaya doğru bizi götürdü kapıyı açtı ve fırfırlı örtüleri olan bir arabaya binmiş olduk böylece. Adam İngilizce neredeyse bilmiyordu ama sanki anlıyormuş da gibiydi. Balayı çiftiyiz diyince arabanın önünden bize doğru dönüp oturduğu yerden eğilme hareketi yaptı ellerini birleştirerek ve “Tebrikler” dedi.. tabi İngilizce telaffuzu oldukça komikti.. Adam burada kaçıncı gününüz, nerelere gittiniz falan dedi ve biz kazara anlayabildik.. :) 1.günümüz olduğunu, henüz bunun ilk gezimiz olduğunu, masajdan çıkınca da Jimbaran’a gideceğimizi söyledik. Adam da “OK OK.. benim erkek kardeşimin yeri var oraya gideriz” gibi bir şeyler söyledi. Bir an tereddüte düştük acaba bununla mı gidecektik yoksa başka biriyle mi falan diye ama o sırada masaj salonuna gelmiştik bile. İçeri girdiğimizde buram buram egzotik bir şeyler kokuyordu. Bizi beklemek üzere bir kanepeye aldılar, bu sırada esmer kara kuru bir kız elinde bir tepsi, içinde de çeşit çeşit masaj yağları geldi. Kollarımıza sürüp sürüp hangisini beğendiysek onunla masaj yapılacağını söyledi.. En çok yasemin ve portakallı bir yağı beğendiğimi hatırlıyorum.. Bu seferlik yaseminliyi seçmiştim.

Sonra odaya götürdüler. Odanın içinde 2 tane yan yana yatak,üzerinde çarşaf, yatakların üzerinde de birer ufacık paket vardı. Kızlar, siz soyunun diyip odadan çıktılar. Paketleri bir açtık ne görelim bize 3-4 beden büyük file iç çamaşırları vardı. Gerçekten çok komikti. Ön-arka farkı yoktu zaten.. 2 tarafı da aynıydı.. Neyse bunları giydik, peştemal gibi örtülerimizi de sardık ve kızları çağırdık. Masaj yapacak kızlar konusunda Altan’ın acaip hayalleri vardı ama acaip esmer,çirkin,kara kuru kızları görünce “Bu ne yaaa? Bunlar mı masaj yapacak.. Ben istemiyoruumm” dediğini hatırlıyorum. Neyse kızlar önce aşağıda da gördüğünüz ayak masajıyla başladılar sonra yavaş yavaş bütün vücudumuza masaj yaptılar. Resimde de masaj yapan kızların güzelliğini(!!??!) görebilirsiniz. :)

Nasıl güzeldi anlatamam. Gerçekten düğün ve uzuunn bir uçak yolculuğunun ardından çok iyi gelmişti. O kadar ki bir anda yandaki yatakta yatan Altan’dan horlama sesleri gelmeye başladı.. Ona masaj yapan kız da gülmeye başladı bana bakıp. Herhalde yazık şu kıza adama bak uyuyor falan demiştir diye tahmin ediyorum.. :) Ama şaka bir yana o kadar gevşiyorsun ki uyumamak elde değil zaten. Bir de yüzükoyun yattığında yatağın kafa koyduğun yeri delik aşağıya kase içinde mis kokulu o çiçeklerden koymuşlar. Sanki hipnotize oluyorsun, gözlerin kapanıyooo… 90 dak sonunda biz pelte gibi, yumuşacık çıktık salondan Gustocuğumuz bizi aldı vee bindik fırfırlı arabaya Jimbarana gittik ama bir yandan da diyoruz ki “bu adam yanlış anladı galiba.. Otele gitmeyecek miydik önce? “.
Jimbaran deniz ürünleri açısından acaip zengin bir yer. Koca koca havuzların içinde çeşit çeşit balıklar,deniz canlıları.. ister canlı seçiyorsun balığı ister yine kocaman köpük kutuların içinden seçiyorsun.. Adamlar kiloyla veriyorlar zaten. Kalamarı falan adam alıyor eliyle bu kadar yeter mi diyor koyuyor bir leğene.

Biz o gece kalamar, karides, mercan balığı ve yengeç aldık. Nasıl pişireceklerini de soruyorlar. Buğulama mı, gril mi, tavada mı, hangi sosla falan diye.. Masalar kumların üstünde.. Ortam son derece romantik.. Meksikalı tipler sahildeki tüm masaları gezip şarkılar söylüyorlar.
 
Yemekler süpeerrrdi gerçekten de.. Burada karidesleri kabuklarıyla getiriyorlar o biraz zahmetli ama napalım.. yanında da bir kasede limonlu su ve bez getiriyorlar böylece kabuklarını soydukça elini yıkayabiliyorsun.. Bu arada acaip de ucuzdu. O kadar yemeğe yanında da 2 büyük bira(burada bira şişeler epey büyük. Yerel biralarının ismi Bintang, yıldız demekmiş..) ile 44 dolar verdik.. 1 dolarda bahşiş bıraktık. 1 dolar deyip geçmeyin. Yerel para birimi Rupiah o kadar değersiz ki adamlara 1 dolar bahşiş verdiğinizde önünüzde eğiliyorlar resmen.. Yemeğimizi de yedikten sonra oradaki restoranların tipik özelliği olan ücretsiz ulaşım hizmetini kullanarak otelimize gittik. Odamız zemin katta tropik meyva bahçesine bakıyordu ancak odaya girer girmez keskin bir rutubet kokusu alınca Altan resepsiyona gitti. Türkiye'de olsa adamlar odayı değiştirmemek için binbir takla atar, acaba burada nasıl diye düşünürken yanında bellboyla geldi ve 3.kattaki yeni odamızda bulduk kendimizi. Tek kelime söylemeden odada bir koku var demek yeterli olmuş ve taşınmıştık ;).
Ertesi sabah erken bir saatte lobide Widana ile buluştuk çünkü tüm gün Bali adası turu yapacaktık. Yorucu ama güzel bir gün olacağını tahmin ediyorduk. Konforlu aracımıza binip Bali caddelerinde Widana'nın rehberliğinde ilerlemeye başladık. Bali'de kast sistemi olduğunu, herkesin sınıflara ayrıldığını öğrendik. Mesela biz orada en üst sınıfız ve arabada rehberden başka şoför de olduğu halde biz şoföre birşey söyleyeceksek rehbere söylememiz gerekiyormuş, rehber ona iletiyormuş. İlginç bir durum. Bu arada bir gece önce bize Widana masaj sonrası otele dönmemizi ve oradan Jimbaran'a gideceğimizi söylemişti ancak Gusto bizi direkt olarak götürmüştü ya. Meğer ikisi alakasızmış. Bu sebeple rezervasyon yaptırdığı restoran tur şirketine ceza kesmiş. Ayıp oldu adamlara ama napalım. Biz Gusto'yu da şirketten sanmıştık.. Bugün Widana ilk önce Bali sanatlarından hangilerini görmek istediğimizi sordu. Biz inci, batik, ahşap sanatlarını seçtik. İlk durağımız bir inci mağazasıydı. İçeri girer girmez her yeri inci dolu olduğunu farkettik. Gözlerimiz kamaştı. Boy boy, renk renk, çeşitli fiyatlarda inciler vardı. Gitmeden önce herkes inci çok ucuz diyordu ama açıkçası çok da ucuz olduğunu düşünmüyorum ben. Ama yine de anneme bir inci kolye ve kendime de bir bilezik aldım. Dükkanın arka tarafı ise inciden yapılmış ev eşyalarıyla doluydu.

İkinci durağımız Batik ürünlerin yapıldığı ve satıldığı bir mağazaydı. Burada da dışarıda kızlar batik desenleri kumaşlara işliyorlar içeride de bunların satışı oluyordu.Buradan da ailelerimize masa örtüleri aldık. Kendime de bir t-shirt aldım tabi..;)






























Burada resim çekmeden önce Widana koşarak yerel kıyafetlerden getirdi ve kaşla göz arasında birer Balili gibi olmuştuk bile..





Buradan çıktıktan sonra sanat turumuza kısa bir ara verip tipik bir Bali evini ziyarete gittik. Burada halkın aslında ne kadar fakir olduğunu gördük. Turistlerin otellerinin olduğu bölge acaip lüks, ama sokaklarda gezdikçe sefaletin ne boyutta olduğunu anlıyorsun. Ama evleri ne kadar kötüyse, bahçeleri ve evlerine yaptıkları tapınakları da o kadar güzel, görkemli.
Ev gerçekten çok ilginçti. Burada da Bali'de herkesin evinin benzer olduğunu, devletin insanlara ev yapmaları için arsa verdiğini, bu arsada yapacağı evin de neresinde ne olacağını söylediğini, evlerinin kuzeyinde muhakkak tapınak olması gerektiğini öğrendik. Buna "temsili tapınak" deniyormuş. Böylece eğer uzaktaki bir akrabaları vefat ederse mesela, ve gidemiyorlarsa bu tapınakta dua edip katılmış gibi oluyorlarmış. Değişik inançları var adamların.

Buradan çıktıktan sonra yolda giderken bir meydanda heykeller gördük ve Altan fotoğrafını çekmek istedi. Heykeller eskiden çıplakmış ancak sonradan yerel kıyafetleri olan Sarong ile giydirmişler. Sebebi de heykeller yapılırken cinsel organları biraz büyük olmuş ve halk daha sonra bundan utanmış. Turistlere ayıp oluyor diye de örtmüşler..
Bir sonraki durağımız adadaki 2.büyük tip tapınak olan Köy tapınağıydı. Yol kenarında bir köyün tapınağının fotoğraflarını çekmek üzere durduk. Ortaya çıkanlardan bir demet...

Veee... Ahşap oymacılığını görmeye gidiyoruuzz... burada tahtaları oyan master dedikleri adam gerçekten çok yetenekliydi bence..Yaptığı şeyler inanılmazdı..Ama en inanılmazı buydu bence:

Bali'de gördüklerimiz içerisinde en ilginç olanlardan biri de tesadüfen arabayla geçerken gördüğümüz bir cenaze töreniydi. İçeri bir miktar bağış yaparak girdik. İçerisi ana baba günüydü. Dikkatimi çeken herkesin beyaz giyinmiş olmasıydı. Bizdeki gibi siyah giymiyorlar cenazede.. Hatta kadınlar dantelli bluzlar falan bile giyiyor. Bir de Tanrı'ya sundukları yemekler vardı her tarafa yığılmış. Bu zaten burada heryerde görebileceğiniz bir adet. Herkes evlerinin önüne, yere, o gün yedikleri yemeklerden bir parça koyuyor ve Tanrı'ya sunuyorlar. İçine biraz da para koyuyorlar. Widana'ya bunları köpekler yiyor ama dediğimizde "olsun niyet önemli" cevabını aldık. Peki niye para koyuyorsunuz diye sormadan edemedim. Bu sefer de "Allah'ın neye ihtiyacı var onu bilemiyoruz ki.. Parayla istediğini alır ama" dedi.. Komik bir inanış aslında ama hoşuma da gitti. Arabalarında bile sunaklar var. Çünkü onlara göre ruh heryerdeymiş.. :)Bu arada Widana'da balayında olduğumuzu öğrenince arabanın içinde Gusto'nun yaptığı gibi tebrikler diyip neredeyse yere kadar eğildi.Ama bu sefer yadırgamadık. Anlaşılan burada balayı çiftlerine gerçekten de özel ilgi gösteriyorlar. Peninsula'da söyledikleri gibi kendimizi burada kral ve kraliçe gibi hissediyorduk. Arabaların kapıları açılıyor, insanlar hakikaten önümüzde saygıyla eğiliyorlar ve biz kendimizi gerçekten çok özel hissediyorduk. Döndüğümüzde gerçek dünyaya nasıl alışacaktık acaba.. :) Gerçi cenaze töreninde fotoğraf çektirmemiz biraz ayıp oldu ama napalım biz turistiz diyip devam ettik.. Artık öğlen olmuş ve biz kahvaltıyı gayet sıkı yaptığımız halde acıkmıştık. Bu arada otelin kahvaltısı intercontinental kahvaltıydı ve gayet güzeldi. Herşey çok lezzetliydi. Hizmet olayı burada da vardı. Çay-kahve almak için kalkmana izin vermiyorlardı neredeyse çünkü sürekli sırıtkan bir kızcağız elinde çay veya kahve dolanıp 5 dak da bir "tea? coffee?" diye sinir bozucu bir sesle sorup duruyordu..
Öğle yemeği için seçilen yer Kintamani yanardağının tam karşısında bir restorandı. Açık büfeydi ve biz çok açtıııkk.. E tabi gezmiş ve yorulmuştuk ne de olsa.. ;).. Burada Endonezya mutfağına ait çok güzel bir yemeği keşfettik. Satay... bizdeki şişe benziyor ama et çeşit çeşit.. İster ton balığı, ister kuzu, ister tavuk, ister domuz eti.. ne ararsan var.. Yanında yer fıstığı sosuyla servis yapılıyor ve acaip lezzetli.. Yanında da bir klasik olan noodle aldık. Salata tabağı da yapmayı ihmal etmedik. Paket tur aldığımız için turların çoğuna öğle yemeği de dahil, dolayısıyla daha da ucuza geliyor turlar..
Yemekten sonraki durağımız "Tropik Meyve ve baharat bahçesi" oldu. Burası acaip yeşil, huzur dolu bir bahçeydi.. Ananasın yerde yetiştiğini öğrendik..:) Aşağıda gördüğünüz 2. resimdeki yerel rehberimiz Widana ve elinde tuttuğu kakao meyvesı.. Bahçeyi gezdikten sonra satın alacağımızı düşünerek bize Kakao, Zencefil çayı, Ginseng kahvesi ve Bali kahvesi tattırdılar. Ama biz hiçbirinden almadık.. :)
Yemeğimizi yiyip kahvelerimizi de bu huzur dolu bahçede içtikten sonra sıra 3. büyük tapınak tipi olan Şifalı Su Tapınağı'na gelmişti. Burası Bali'de gördüğüm en güzel yerlerden biriydi. Gerçekten acaip güzel bir yerdi bence. Altan fotoğraf çekmeye, ben gezmeye doyamadım valla.. :) Tapınak olduğu için buraya öyle bacakların açık falan giremiyorsun. Her ikimiz de yine saronglarımızı çektik altımıza ve girdik içeriye. :) İçeri girdiğimizde yine acaip huzurlu bir ortamla karşılaştık. Her taraf yemyeşildi, Şifalı suların olduğu havuzlar vardı.. Bu şifalı sularda Altan'da kafasını ıslattı belki işe yarar diye çünkü burada öyle bir ördek gördü ki dayanamadı tabi..
Bugün gittiğimiz her yerde hayranlığımız biraz daha artıyordu. Her yer o kadar farklıydı ki.. Kültürü bizimkinden çok farklı bir yere gelmiş olmak çok heyecan vericiydi.Gün daha bitmemişti. Bir sonraki durağımız Pirinç Teraslarıydı. Bir tepeye tırmandık arabayla ve etrafımız yemyeşil teraslarla çevriliydi..Burada tipik Balili satıcıyla karşılaştık. Yapışkan, illa malını satmaya odaklanmış ve acaip indirim yapan.. Adam bir ahşap heykel için 40 dolardan açtı ağzını ama bir anda 3 dolara indirivermişti bile. Eh, artık almakta sakınca yoktu, alınabilirdi.. :) Ama tabi insan düşünmeden edemiyor, adam bir anda bu kadar inebildiyse demek ki bu paraya da gayet kurtarıyordur maliyetini diye.. :) neyse çok kafa yormamak gerek.
Burada çok tatlı bir işçiyle karşılaştık. Adam Altan'a şapkasını ve pirinç taşıdığı sepeti verdi ve fotoğraf çektirdik, sonra da bize hindistan cevizi ikram etti. Kocaman hindistan cevizinin içine 2 pipet koyarak suyunu içirdi.. Valla meyvesı güzeldi ama sütü bence çok lezzetsizdi..
Tam günlük Bali adası turumuz artık sona ermiş ve otelimize dönmüştük. Gerçekten yorucu ama çok güzel, dolu dolu geçen bir gündü. Ve doğal olarak acıkmıştık.. Ne yesek diye düşünürken bizden 1 ay önce Bali'ye gelen arkadaşlarımız Cansu ve İlker'in bize verdiği kendi notlarından oluşan rehber aklımıza geldi. Bali Collection isimli bir alışveriş merkezinin varlığını öğrendik. Resepsiyona nasıl gidebiliriz diye sorduğumuzda da sürekli Bali Collection'ın servisinin bütün otellere uğrayarak müşterileri aldığını öğrendik. Saatleri de yazıyordu. Dolayısıyla gidişimiz rahat oldu.
Bali Collection çok büyük bir alışveriş merkezi değil aslında.. Bolca hediyelik eşya dükkanı, az sayıda başka dükkan ve yine bolca restoran-cafe olan, açık bir yer. Sokakta geziyor gibi geziyorsun bu güzel. Yani kapalı alanda değilsin. Hediyelik eşya dükkanlarında klasik olarak pazarlık yapmadan almamak lazım herhangi birşeyi. Biz de magnet alıyoruz kendimize ve bazı arkadaşlarımıza. 1-2 tane giyim mağazası var. Bir tane bizim Boyner gibi kaç katlı ve herşey satılan bir dükkan vardı. Buralara da neler varmış, ne kadarmış diye bakmak üzere girdik. Bir sürü marka vardı içeride ama sahte mi gerçek mi pek güvenemedik açıkçası.Karnımızda iyice acıkmıştı zaten. Ne yesek diye dolanmaya başladık ve Widana'nın bugün bahsettiği Pica Pica isimli İspanyol tapas restoranını gördük. Limitsiz barbekü vardı. Nasıl bir yer fiyatlar nasıl diye yakından bakalım derken garson kız bizi çekiştirdi ve acele bir şekilde son masam bakın diyerek bizi oturttu. Bu sırada fiyatı da sormayı ihmal etmemiştik ama;).. Limitsiz barbekü hizmetinde çeşit çeşit etler, sebzeler,meyveler sürekli masaya gidip geliyordu, hepsi barbeküde pişirilmiş olarak. Ananası bile pişirip getirmişler.. o kadarr yanii.. ;) Bir de salata bardan koca bir tabak salata ve tatlı barından da tatlı tabağı alabiliyorsun. İçecek olarak da İspanyolların meşhur içkisi Sangria istedik bir sürahide.. Bu arada garson elinde koca bir Sangria sürahisi masa masa gezip ağza değdiremden havadan bırakarak ne kadar içebileceğini göstermeni istiyordu. Altan askerden ağzını değdirmeden içmeye alıştığı için hiç zorlanmadı ve nerdeyse koca sürahiyi içti. Garson bile sinir oldu ve sonuna doğru yüzüne dökmeye başladı sanki içememiş gibi..
 
Barbekü limitsiz olduğu için size birer de kart veriyorlar. Tek tarafı yeşil tek tarafı kırmızı. Artık getirmelerini istemediğinizde kartın kırmızı tarafı üste gelecek şekilde koyuyorsunuz masaya. Aşağıda da gördüğünüz gibi ben pes etmişim ama Altan hala devam ediyor..:) 
Burada bir de süper bir grup canlı müzik yapıyordu. Gayet keyifli bir geceden sonra garsonumuz Ayur (ismi hala aramızda geyik sebebidir..) bize tabi ki restoranın ücretsiz ulaşımından yararlanabileceğimizi söyledi ve taksi çağırdı. Bu olay gerçekten çok hoşumuza gitti.. :) Saat epey geç olmuştu ve ertesi gün sabah erken kalkacaktık çünkü merkezden oldukça uzakta olan bir parka Fil Safari yapmaya gidecektiikk...
Sabah çok erken bir saatte lobiden yine bir araba bizi aldı. Bu sefer tek başımıza değildik. Fil safari parkının servisi gelmişti ve hemen hemen tüm otelleri dolaşarak katılımcıları aldık ve yola koyulduk. 2 saat civarında büyük çoğunluğu uyuyarak geçen bir yolculuk yaptıktan sonra ormanın içinden geçerek parka geldik. Burası sadece bu amaçla yapılan bir yerdi.İçeri girdiğimizde önce ağaçlarla çevrili bir yoldan geçtik ve fillerin olduğu alana geldik. Burada herkes gelene kadar filleri besledik, fotoğraf çektirdik... Önce biraz tedirgin olsam da bu sevimli hayvanlara alışmamak ve sevmemek mümkün değildi..

Filleri bir yandan sevip bir yandan beslemek gerçekten çok keyifliydi.. Bu arada filin biri boynuma çiçek bile taktı aşağıda görebileceğiniz gibi..

Bir süre sonra herkesin adını dilleri döndüğünce okuyup fillere bindirmeye başladılar.. Fillerin üstünde bank vardı ve bu banklara oturuyorduk. İlk başta ayağım filin sırtına değdiğinde pek hoşlaşmadım ama 5dak sonra alışmıştım bile.. Bizim filin adı Ola'ydı ve 26 yaşında bir fildi. Ağır geldiğimizden endişelenmiştik oysa filler tonlarca yük taşıyabiliyorlarmış. Veee... başladık ormanın içinde tıngıırr mıngıırr gezmeye.. Bir ara arkamızdaki fildeki çiftle fotoğraf makinelerini değiştirdik ve biz onları onlar da bizi çektiler.Fillerle ilgili ilginç ve çok şirin olan birşey vardı ki o da fotoğraf makinesini görünce hortumlarını kaldırıp gülmeleriydi. Aşağıda fotoğraflarda da görebilirsiniz bu detayı.. Safari sonrası tura dahil olan açık büfe yemeğimizi de yedikten sonra otelimize döndük.
Böylesine keyifli bir günün akşamında da bu sefer aldığımız paket tur programındaki akşam yemeği programımız için yine Jimbaran koyuna ama bu kez Blue Ocean restorana gidiyoruz. Burada set menü üzerinden yemeğimiz var. Yani geçen seferki gibi ne istersek seçemiyoruz.. Daha doğrusu seçebiliriz tabi ama ekstra parayla.. Ama yine de yemekte yok yok.. Bu restoranın bir özelliği de Türklere ekmek ve salata getirmeleri. Bali'de ekmek pek yenmiyormuş normalde.. Balığın yanına pirinç getiriyorlar ama öyle pilav gibi değil. Tuzsuz, haşlanmış pirinç işte.. Bir de tabağa konduğunda zaten soğumaya başlamış oluyor ve 5 dakikada buz gibi oluyor.. Ve tahmin edersiniz ki balıkla çok da iyi gitmiyor.. Hazırlanıp yine lobide bizi bekleyen özel arabamıza biniyor ve restorana gidiyoruz. Bu arada Bali'de bazen yolda arabaları polis durduruyor ve haraç gibi birşeyler istiyor. Özellikle Jimbaran'a yaklaşırken 2 seferde de gördük polisleri, şoför de yaklaşıp parayı uzatıp öyle geçiyor..Bu kez önceden planlandığı için buradaki meşhuuurrr günbatımını yakalayabiliyoruz. Gün burada tam 06.13 te doğup, 18.13te batıyormuş..Gerçekten günbatımı acaip romantik bir ortam sağlıyor, bir de deniz kenarında, kumların üstünde olunca değmeyin keyfimize..

Başlangıç olarak balık çorbası getirdiler. Pek aram olmamasına rağmen hoş bir lezzeti olduğunu itiraf etmeliyim.. Çorbalardan sonra masayı donatmaya başladılar.Midye, su ıspanağı dedikleri değişik bir ot,kalamar,karides ve mercan balığından oluşan enfes bir yemek yedik o gece.. Bu arada garsonla biraz sohbet ettik ve balayında olduğumuzu hemen söyleyiverdim.. Artık öğrenmiştim, Bali'de balayı çifti olmak özel birşeydi ve herkes önünde eğiliyor ve tebrik ediyordu. Ben de önüme gelene "biz balayı çiftiyiz" diyip duruyordum.. Bunu öğrenen garson da hemen isimlerimizi bir kağıda yazdırdı ve size bir hediyem olacak diyip gitti.. Bir süre sonra içi boşaltılmış bir ananasın içine bir bardağa meyve kokteyli koymuş ve bunu büyük bir tabağın içine koymuş, çok güzel kokan çiçeklerle ve mumlarla süslemiş ve büyük bir yaprağın üstüne ismimizi yazdırmıştı.. Ortaya çok güzel bir görüntü çıkmıştı.. Gerçi kağıda ismimi ben yazmama rağmen yaprağın üstünde "DAY QU" gibi komik birşeyler yazmışlardı ama olsun yine de bize özeldi ve çokk güzeldiii..
Bir gün daha bitmişti, Bali'deki günlerimizin sonuna hızla yaklaşıyorduk.. Sondan bir önceki günkü turumuz "Sail Sensation" yani katamaranla Nusa Lembognan adası gezisiydi. Katamaranla adaya gidip, orada çeşitli aktivitelerden istediklerimizi seçip yapacaktık.
Sabah erkenden kalktık ve bizi alan aracımızla tekneye bineceğimiz yere gittik. Tekneyle bir adaya gideceğimiz, ara sıra yüzeceğimiz için fotoğraf makinemizi yanımıza almadık ama sonradan pişman olduk çünkü adada özel bir mülkiyete gittik ve ufak teknelerle yüzeceğimiz koya giderken çantalarımızı orada bıraktık ve hiçbirşey olayacağına dair güvence verdiler.Burada bize sunulan alternatiflerden sabah tekneyle gidip yüzme ve şnorkelle sualtını incelemeyi, öğleden sonra da Nusa Lembognan'ın köyünü gezmeyi seçtik. Yüzülecek yere gelip şnorkellerimizi ve paletlerimizi alır almaz attık kendimizi suya.. Su altı inanılmazdı.. Zebra desenli, sarı, lacivert, rengarenk balıklar, mercanlar... gerçekten muhteşemdi.. balıklar sanki çok yakınmış gibi geliyor oysa ki çok derindeler.. Hangi tarafa bakacağımızı şaşırdık. Sürekli birbirimizi çağırıp şuna bak buna bak diyip durduk.. Öğle yemeği saati gelince tekrar teknelere binip adaya döndük.. Dönüş yolunda teknemizin tabanı camdı, böylece giderken denizin dibini de görebildik.. :) Öğle yemeğimiz yine açık büfeydi.. Burada alınan turlara yemeğin dahil olması çok güzel bir olay.. Hem de her tür yemek bulabiliyorsun.. Aç kalma, yemeği beğenmeme gibi bir derdimiz olmuyor.. :) Öğleden sonra da adanın iç kısımlarında köyü gezmeye gittik. Bu tur gerçekten çok komikti.. Döküntü ama öyle böyle değil gerçekten sanki giderken her parçası dağılacak gibi görünen bir kamyonetin arka tarafına bindik ve iç kısımlara doğru gitmeye başladık.. Bir süre sonra durup yola yürüyerek devam ettik. Önce bir sürü yosun gördük. Yosunları kurutuyorlardı. Rehberimiz bize bu yosunları kurutup Loreal gibi büyük kozmetik markalarına sattıklarını ve geçimi sağladıklarını söyledi. Bu sırada çok az ingilizce bilen italyan bir çiftle tanıştık. Hadi itiraf edeyim aslında ben italyan olduklarını anlayınca yanlarında dolanıp ne konuştuklarını anlamaya çalışıyordum. Sonra kadın rehberin söylediğini anlamadı, bakınıyordu öylece veee işte o anda beeennnn devreye girdim ve kadına anlattım.. Sonra konuşmaya başladık işte.. Epeydir italyanca konuşmadığım için biraz körelmişim ama yine de konuşmaya çalıştım.. :) Köyde dolaşırken horoz dövüşü olduğunu gördük. Tam anlamıyla iğrençti bence.. Erkeklerin hepsi izleyebilmek için meydana gittiler. Biz italyan kadınla kenarda durup ayyy vayyy sesleri eşliğinde güya izlemeyerek ama aslında bal gibi izleyerek vakit geçirdik.. Olay şöyle: İki adam ellerinde birer horoz,önce horozların tüylerini yolarak onları hem kabartıyor hem de kızdırıyor. Bu sırada başka bir adam bahisleri topluyor ama adamları görmelisiniz.. Deli gibi bağırıyorlar.. Bu arada horozların ayaklarında birer ustura benzeri bir bıçak var.. Sonra horozları ortaya bırakıp çekiliyorlar.. Hayvanlar zaten asabileşmiş, saldırıyorlar birbirlerine. Bizim izlediğimizde biri diğerini yaraladı ama öldüremedi. Tabi kan görünce hayvanlar birbirlerinden kaçmaya başladılar. Burada da insanoğlu faktörü devreye girdi ve bu iki hayvanı alıp tek kafese koydular.. Tabi noldu kaçacak yer olmayınca biri diğerini öldürdü o usturayla.. Vahşi bir durum yani... Kazananlar çılgınca bağırmaya başladılar, paralarını aldılar ve 2 yeni kafesten 2 yeni horoz alındı yeni dövüş için... Daha fazla izlemeden geri döndük.. Bu arada eşyalarımızı bıraktığımız tesis gerçekten çok güzeldi.. Sahil bembeyaz bir kum, tesiste ufak bir havuz ve şezlonglar vardı. Sahilde bungalowlar vardı ve çoookkk güzellerdi.. Ama tabi Bali'ye oldukça uzak.. Akşamüstü tekrar katamarana bindik ve Bali'ye geri döndük. Gelirken çok keyifli bir yolculuk geçirdik ama dönüşte rüzgar çıkmış,denizde epey dalga vardı.. Ama yine de çok eğlendik. Bir ara üstümüze kocaman bir dalga bile geldi ve herşeyimiz ıslandı ama bu bile keyfimizi bozamadı.. Bir de katamaranda komik tipler vardı, onlara baka baka eğlendik.. 2 saate yakın sürdü dönüş yolculuğumuz hava şartlarından ötürü.

Tabi biraz endişelendik çünkü dönüşte otelden bizi yine masaj için alacaklardı. Ama bu sefer 2 saatlik masaj yapılacaktı. Otele gittiğimizde ilk günkü adam yani Gusto bizi bekliyordu. 5 dak bekletip odaya çıkıp yanımıza alacaklarımızı aldık ve Spa merkezine gittik. 2 saatlik masajın 1,5 saatlikten farkı en sonda belli oldu... Masajın sonunda ek olarak önce kil gibi birşeyi tüm vücudumuza sürdüler, sanırım peeling amaçlı birşeydi.. Sonra onu masaj yapa yapa vücuttan çıkarttı ama parçaları duruyordu hala. Bunun üstüne bir de yoğurt gibi birşey sürdü ki artık tam köri soslu tavuk gibi olmuş ve fırına girmeye hazır hale gelmiştik.. Üstümüze birer bez örtüp bir süre böyle beklediler. Biz gülmeye başladık zaten.. Halimiz çok komikti çünkü.. Sonra o yoğurtlu sosu da masajla iyice vücuda yedirip büyük bir kısmını çıkarttılar. Bu arada odada kocaman bir küvet vardı ve bir yandan da onu doldurup içine aromatik yağlar ve çiçekler atmaya başladılar. Masajın sonunda üstümüzde sosumuz önce duş alıp sonra da küvete girebileceğimizi söylediler. Günü bu şekilde sonlandırmak ve tüm yorgunluğumuzu küvetin içinde dinlendirici yağlarla dolu olan bir suyun içinde gül yapraklarıyla oynayarak atmak dünyalara değerdi. O an yine iyi ki gelmişiz diye düşündüm.. Ertesi gün Bali'deki son günümüzdü. Sonra ver elini Singapur......Son günümüzde sabahtan otelde vakit geçirip öğleden sonra gezecektik. Sabah hazır deniz çekilmemişken bol bol denize girdik. Güneşlendik. E ne de olsa yazdı ve yüzmek de istiyorduk.. ;)Öğleden sonra Widana bizi otelden aldı ve yine ultra konforlu jeepimizle Bali'nin en büyük tapınak tipi olan Kraliyet Tapınağını ziyaret etmeye gittik.. Burası da çok güzeldi ama benim favorim hala Şifalı Su tapınağı..

Burası sanırım kraliyet tapınağı olmasından dolayı acaip bakımlı bir yerdi. Diğer tapınaklarda çok bakımlıydı ama burası daha farklı gibi geldi.. Bir de dışarıda yerel kıyafetleri kiralıyorlardı, istersen giyip öyle geziniyorsun ortada. İspanyol bir çift kiralamış herkes de onlarla fotoğraf çektiriyordu..
Burada uzun, upuzun bir ziyaretten sonra (uzun olmasının sebebi tabi ki Altan'ın fotoğraflarıydı.;)) bu kez Maymun Ormanı'na gittik. Arabadan iner inmez her tarafta maymunlar görmeye başladık. Serbestçe ortada dolaşıyorlardı. Ama bu gördüğümüzün aslında hiçbirşey olduğunu içeri girince anladık. Yanımıza maymun dilinden anlayan-gülmeyin, kadın gerçekten maymun sesleri çıkartıyordu- bir kadını yanımıza verdiler ve başladık gezmeye. Ben başta epey tedirgindim ama yavaş yavaş ortama alıştım. Bir paket yem aldık ve Altan başladı maymunları beslemeye. En son 2 maymun birden sırtında yem yiyor ve aşağıda da çok sayıda maymun ona bakıyordu.

Burada çok şirin maymunlar gördük.. Aşağıda bazılarını görebilirsiniz. Hele 2 kardeş vardı ki muhteşemdi.. Birbirlerine sarılmışlar ve o kadar güzel görünüyorlardı ki..

Burada da vaktinden uzun kaldığımız için gün batımını izlemeye gideceğimiz Tanah Lot tapınağına çok acil gittik çünkü gün batımını kaçırmak üzereydik. İndiğimizde güneş tam batmak üzereydi. Altan koşturarak kendine iyi bir fotoğraf noktası bulmaya gitti. Biz de Widana ile sohbet ederek parkın içinde yürüdük. Burada sağ tarafta çok ilginç bir kayanın üzerinde bir ev, sol tarafta da Tanah Lot dedikleri Bali'nin simgelerinden biri olan tapınak vardı. Bu tapınak gündüz sular çekilmeden önce okyanusun ortasında gibi görünen ama akşam sular çekildiği için karada görünen bir yapıydı. Ve her yer insan kaynıyordu..

Veeeee Bali'ye neredeyse veda ederek otelimize doğru yola çıktık.. Dönüş yolunda akşam ne yapsak, ne yesek diye düşünürken tekrar Bali Collection'a gidip Pica Pica da yemek yemeye karar verdik ama bu sefer limitsiz barbekü değil de menüden hafif birşeyler denemek istedik. Son gecemiz de yine çok keyifli geçti. Müzik süperdi, sarhoş bir Rus ailesi vardı.. Adam sürekli sahneye fırlayıp şarkı söylüyor, anne ve kız da kenarda çılgınca dans ediyordu.. Geçen seferden bizi hatırlayan garson Ayurr sayesinde de son gecemiz eğlenceli geçti. Ama Bali'den ayrılacağımız için ikimiz de biraz hüzünlüydük çünkü çok farklı bir kültür tanımış ve çok farklı şeyler yaşamıştık..Ertesi sabah Widana bizi otelden aldı ve havaalanına götürdü. Uçağımızın biraz rötarlı kalkacağını öğrenince biraz üzüldük çünkü gider gitmez kendimizi sokağa atmayı planlamıştık. Ama Singapur havayolları uçağı beklerken gecikmeyi telafi için hemen bekleme salonuna atıştırmalıklardan oluşan bir açık büfe hazırladı. Böylece acıkan karnımız da doymuş bir şekilde uçağa bindik. Ama uçakta yemedik sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Uçakta da yemekler çok güzel olduğu için yine yedik..;)Singapur'a indiğimizde bizi yine yerel tur şirketinden birileri karşıladı ve otelimize götürdü. Yolda burada da paket turlar olduğunu öğrenmiştik ancak Singapur gezme açısından çok rahat çünkü metro var,üstelik küçük olduğu için yürüyerek birçok yere ulaşım mümkün. Turun verdiği fiyatlar da pahalıydı (nereden biliyorsun derseniz elimizde arkadaşımızın bize verdiği kendi yazdığı, 1 ay öncesine ait notlar vardı;)).. adamlara teşekkür edip kendimiz gezmek istediğimizi söyledik ve gidiş günümüzde otelden alınmak üzere sözleştik. Otelin kapısına geldiğimizde araba durdu ve rehber arabadan bile inmedi. Tabi Bali'de kral ve kraliçe gibi olan bizim için bu bir hakaretti. Yaaaa olmaz kii, kapıyı bile açmadılar, bavulu da indirmediler diye söylenerek otele girdik. Resepsiyon memuru kaydımızı yaptıktan sonra da elimize anahtarı tutuşturdu, "Odanız 8.katta" dedi ve arkasını dönüp gitti. Eeee, bavulları kim taşıyacaktı? Paşa paşa bavulları yüklenip asansöre bindik ve odamıza çıktık. Bir yandan da "Gerçek dünyaya hoşgeldik" diye dalga geçerek tabi.. Evet evet gerçek hayata alışmak zor olacaktı besbelli.. ;)Odaya eşyaları bıraktıktan ve üstümüzü değiştirdikten sonra az önce resepsiyondan öğrendiğimiz Night Safari otobüsünü yakalamak üzere otelin karşısındaki durağa gittik. Gece safari ormanına ulaştığımızda ilk gördüğümüz şey ateş yutan adamlar oldu.
Gece safari alanı bir sürü cafenin,barın, farklı eğlencenin olduğu bir yer aynı zamanda. Girişte elinize bir harita veriyorlar ve hangi saat ne program olduğu yazıyor. Biz ateşle oynayan adamları biraz izledikten sonra ilerledik ve ormanı gezmek için tramvaya bindik. Tramvayın sağı solu açık.. Biner binmez bize etrafı tanıtacak olan rehberimiz uyarıyor hemen fotoğraf makinalarımızın ve kameralarımızın ışıklarını ve flaşlarını kapatmamız konusunda.. Hayvanlar ışığa duyarlılarmış da etkilenirlermiş falan. Veee başlıyoruz ormanda ilerlemeye, solunuzda zebra var, sağınızda ayı var diye diye ilerliyoruz. Bu sırada hayvanların fotoğraflarını çekmek isteyen Altan sürekli uyarı alıyordu, makinenin ışığı açılıyordu çünkü.. ve çekim yapmak için tramvaydan sarkıyordu.. :) Neyse ki tramvaydan atılmadan inmeyi başarıyoruz. Yolun bundan sonraki kısmına yürüyerek devam edicez. Bu ormanda tramvay yolunda etraftaki hayvanlar serbest dolanıyorlar ortalıkta ve dokunsanız tutacakmışsınız gibi yakın birçoğu. Ama yürüyerek gezerken hayvanlar ya epey uzakta ya da yakında ama camekanların ardında.. Ormanın derinliklerinde yürürken bir anda az önce tramvayda çekemediği aslanı gören Altan hemen sarıldı makinesine.. Aslan bizden epey uzaktaydı bu yüzden flaş o narin(!!) gözlerini rahatsız etmezdi herhalde. Altan makinenin düğmesine bastı veeee bingooo... Ormanlar kralı aslan bir anda patileriyle gözlerini ovuşturmaya başladı ve bir anda hayvan kıvranarak sırtüstü düştü. Gerçekten çok komikti,gözlerimden yaşlar geldi açıkçası. Ama korkmadım da değil ya kamera varsa, şimdi gelip yakalayacaklar bizi falan diyerek oradan tam koşarak uzaklaşacakken aslan yavaş yavaş kendine gelmeye başladı allahtan da biz de gönül rahatlığıyla uzaklaştık oradan.Bu geziden sonra karar verdim ormanlar kralı aslan değil kirpi olmalıymış.Çünkü flaşa tek dayanıklı hayvan kirpi çıktı açıkçası.. :)


Gece safarimizi bitirdikten sonra yine otobüsle otelin önüne geldik ancak saat daha erkendi ve gece yeni başlıyorduuu... Hemen barların,cafelerin olduğu bölge olan Clarke Quey denen yere nasıl gidebileceğimizi öğrenmeye çalıştık. Ve gördük ki burada mesafeler çok yakın olmasına rağmen adamlara çok uzak geliyor. Bize hayatta yürüyemezsiniz, taksiye binin dedikleri yer sadece 10 dak uzağımızdaydı.. (tabi bunu bilmemizde arkadaşım Cansu'nun hazırladığı notların da faydası olmadı değil..) Bir yürüyelim bakalım Cansular yürümüş yakındır herhalde diyerek çıktık yola ve gerçekten de 10 dak sonra ordaydık. Burası nehir kenarında bir sürü sokaktan oluşan bir yer. Tüm sokaklarda cafeler, restoranlar, barlar var. Ancak ilginç olan Singapur'un içinde hava rezalet derecesinde nemliyken, nefes bile alamazken burası acaip serin bir yerdi. Bunun sebebi de bütün sokakların tepelerine uydu anteninin ters konmuş şekli gibi olan şemsiye gibi şeyler koymuş olmaları, çünkü bu şemsiyelerden soğuk hava üflüyor.. İlk gece Marakesh diye bir cafe-bara gittik. Burası Cansu'ların gördüğü bir nargile cafeydi. (Bu arada Clarke Queyde birçok yerde dressing code var yani erkekler öyle şortla falan gelemiyorlar. Bunu da bilmekte fayda var.).. Nargile cafede Altan "bir de Singapur'da nargile içeyim,bakalım nasılmış" diyerek ananaslı nargilesini tüttürürken ben de Singapur'a özel bir kokteyl olan Singapur Sling içtim.. Ve ilk gecemizden tecrübe ettik ki burası pahalı bir şehir..:)

Gece 1 civarı artık otelimize gidelim diye çıktığımızda acaip yorgun olduğumuzu farkettik. Tabi uçaktan otele geldiğimiz gibi kendimizi dışarı atıp gece safariye, oradan da yürüyerek Clarke Quey'e gidince otele tekrar yürüyecek hal ikimizde de kalmamıştı. Ne yapsak, nasıl gitsek diye kara kara düşünürken yol kenarında epey yaşlı, hatta dişleri dökülmüş bir amcanın bizi çağırdığını duyduk. Amcanın bir bisikleti ve bisikletin yanında da bitişik bir sepet vardı. Bu sepete iki kişilik bir koltuk koymuş ve bu şekilde Singapur sokaklarında dolanıyordu. Çok hoşumuza gitti ve hemen pazarlığa giriştik. Bozuk paramız fazla kalmadığı için ne kadar kaldıysa o kadara götürmesini istiyorduk ve adam kabul etti. Önce ikimizin resmini çekti sepetin içinde otururken. Sonra tam hareket edecekken aklına geldi ve discman e bir cd koydu. Şarkı çok eğlenceliydi ve biz gecenin 1inde Singapur sokaklarında, gökdelenlerin arasında bu ilkel araçla gidiyorduk. Herkes bize bakıyor ve gülümsüyordu. Gerçekten yaptığımız en keyifli şeylerden biriydi diye düşünüyorum.Ertesi sabah kalktığımızda ilk iş tabi sağlam bir kahvaltı etmek oldu. Otelin kahvaltısı gerçekten çok güzeldi. Yok yoktu diyebilirim. Hatta gözleme bile vardı. Ben özelllikle minik soğanlı ekmeklere bayıldım.. Çok lezzetlilerdi. ;)Bugünkü planımız eğlence adası olarak da bilinen Sentosa Adası'na gitmekti. Önce metroya binmemiz gerekiyordu.Merkez istasyon olarak da adlandırılan Dhoby Ghaut istasyonu otelimizin hemen yakınında olduğu için hat değiştirmeye gerek kalmadan gidebilicez. Burada metro istasyonlarında güvenlik sebebiyle ilginç bir uygulama var. Tren yolu ile bekleme alanını ayıran camekanlar ve kapılar var. Tren durduğunda kapılarını bu kapılara denk getiriyor ve önce biri, sonra diğeri açılıyor. Böylece düşme veya atlama tehlikesi en aza indirgeniyor.

Sentosa Adası'na birkaç şekilde gidebiliyorsun. Ya teleferikle, ya trenle ya da otobüsle gidilebiliyormuş. Biz tabi ki teleferiği seçtik. Teleferikle 10 dakikalık bir yolculuk yapıyorsun. Binmeden önce Sentosa'da hangi aktivitelere katılabileceğini baştan seçebiliyorsun. Adamlar birçok aktiviteyi birarada almayı sağlayan paket programlar oluşturmuşlar. Biz de en çok istediklerimizin olduğu programı seçtik ve adaya doğru yola koyulduk. İner inmez kendimizi bir hediye mağazasında bulduk. Buranın bekleme salonunda turun bir kısmında bize eşlik edecek olan rehberimizi bekleyecektik. Burada ilk gittiğimiz yer "Underwater World" oldu. Çeşit çeşit balıklar ve deniz canlıları vardı burada. Hatta balıkları sevebileceğiniz Touch Pool bile vardı. Gerçi başta "ay ne sevimli" diye sevdiğim bebek balıkların aşağıda büyümüş hallerini görüp, köpekbalığı olduğunu anladığımda dehşete düşmedim desem yalan olur ama o kadar olur değil mi? ;)




Alt kata indiğimizde ise gözlerimize inanamadık. Burası tünel gibi biryerdi ama sağımız,solumuz,tepemiz, kısaca her tarafımız akvaryumdu. Ve biz yürüyen bir bant üzerinden bu tünelin içinden geçiyorduk. Bu sırada da ya camlar patlarsa falan diye fantastik düşünceler içerisine girmedin mi derseniz... Tabi ki girdim..;)

Veee işteeee üst katta sevdiğim balıkların büyümüş halleri: Bırrrrr.... 
Bu salonu gerçekten çok sevdik.. Epey bir tur attığımızı hatırlıyorum.. Çok değişik balıklar ve deniz canlıları vardı.. Ama asıl favorim testere şeklinde bir burnu olan, insan suratı gibi bir suratı olan bir balıktı.. Çoookkk sevimliydiiiiiiii....

Sualtı dünyasından çıktıktan sonra 3 boyutlu sinema izlemeye gittik.. Burada 4 boyutlu sinema da vardı ancak bilet alırken adam 3 boyutluyu tavsiye ettiğini söyleyince tercihimizi bu yönde kullandık. 4 boyutlu da mesela filmde su mu sıçradı senin de üstüne su sıçrıyormuş..Bir sonraki durağımız Kelebek Parkıydı.. Küçük bir bahçe içinde yüzlerce belki de binlerce kelebek ve girişte de papağanlar vardı.. Kelebeklerin renkleri muhteşemdi ama fotoğraflarını çekmek tahmin edersiniz ki oldukça meşakkatliydi çünkü sürekli hareket halindelerdi..
Sentosa Adası'ndaki en eğlenceli aktivitelerden birisi de Dolphin Park'a gidip yunusların şovunu izlemekti.. Yunuslar eğitmenleri eşliğinde şov yapıyorlar,şovun sonunda da izleyicilerden gönüllü olan birini de suya alıp yunusların gönüllüyü öpmesini sağlıyorlar.. Bir an gönüllü olsam mı diye düşünmedim değil ama su gerçekten çok pisti.. :(



Sentosa'dan Singapur'a bakınca ülkenin nasıl hala inşaat halinde olduğunu görebiliyorsun.. Denizi kurutarak ülkeyi büyütüyorlar...

Adada gezinirken seyyar satıcılar çeşit çeşit yemekler satıyorlardı.. Bali'de çok sevdiğimiz satay de vardı ancak etler çok küçüktü ve doymayacağımızı düşünerek almadık ama çok da acıkmıştık.. Subway restoranı görünce hemen daldık ve midelerimize kocaamaaannn sandviçleri indiriverdik.. Yemekten sonra dolanırken seyyar satıcılardan birinde çok değişik bir meyve gördük ve nedir bu diye sorduk.. İsmi Rambutanmış.. Görüntüsü dikenli kıpkırmızı bir meyveydi.. Ama dikenleri sert değil yumuşacıktı.. İçinden ise kocaman, yuvarlak, üzüme benzer bir meyve çıktı ve tadı da aynı üzüm gibiydi.. Gerçekten çookkk lezzetliydi.. Passion Fruit ten sonra bir meyve daha bulmuştuk..

Sıra gelmişti Singapur'un simgesi olan Merlion heykelini görmeye.. Bu heykel,başı aslan ama gövdesi balık olan bir heykeldi.. Aslında hava karardıktan sonra bu heykelin gözlerinin oraya çıkıp şehri seyretmek keyifli oluyormuş ama o kadar beklemedik tabi;) Veee adanın en keyifli aktivitesi Luge diye birşeydiii... İlkel bir çeşit arabaydı, direksiyonunu kendine doğru çektiğin zaman yavaşlayıp duruyor,itersen de hızlanıyordu..

Luge ile adanın en aşağısına doğru bir yolculuk yaptıktan sonra tam yukarı nasıl tırmanıcaz şimdi diye düşünürken bir de baktık ki Luge parkurunun hemen bitiminde teleferik var ve adanın merkezine götürüyor.. Atladık tabi hemen.. Artık yorulmuştuk ve dinlenmeye ihtiyacımız vardı doğrusu;)Merkeze geldikten sonra bu kez bizi Singapur'a geri götürecek olan teleferiğe kendimizi attık ve etrafı seyre dalarak tekrar başladığımız noktaya geri döndük.. Yavaş yavaş hava kararmaya başlamıştı..

Otele döndükten sonra soluğu yine Clarke Quey de aldık.. Bir önceki gece nargile istiyoruuummm diye dolaşan Altan anlaşılan boyunun ölçüsünü almış ve fiyat-lezzet oranı son derece düşük olan bir nargile içmek istememişti. Bu akşam daha önce gördüğümüz ve bizce Clarke Quay'deki en orijinal yer olan Clinique Bar a gidecektik. Burası bir bar odluğu ve kıyafet zorunluluğu olduğu için o sıcakta Altan pantalon giydi ama napalım.. ;)Clinique gerçekten ilginç bir yer. Barın masaları ameliyat masaları, sandalyeleri tekerlekli sandalye.. Ayrıca bazı kokteyller serum şişelerinde geliyor..


Bu gece buradaki son gecemiz. Yarın gece 11de uçağımız kalkıyor.. Bu yüzden otelimize yürüyerek dönmek istedik ve Singapur sokaklarında yürüyüş yaparak ve sokakların, binaların fotoğraflarını çekerek otelimize gittik.En son otelimizin de fotoğrafını çektikten sonra artık odamıza gitme ve uyku vakti gelmişti...
Son günümüzde kahvaltı sonrası odamızı boşalttıktan sonra bavullarımızı resepsiyona bıraktık ve attık kendimizi sokaklara. Kahvaltı sırasında tanıştığımız türkler bize kesinlikle Chinatown'a gitmemiz gerektiğini söylediler. Biz de bugünü önce Raffles Otel'e, oradan da Chinatown'a giderek değerlendirmeye karar verdik ancak paramız aldıklarmızdan dolayı çok az kaldığından bolca yürüş yapıp az metroya binmemiz gerekiyordu. Yemek olayını da kredi kartıyla hallederiz diye düşünerek çıktık sokağa. İlk durağımız Raffles Oteldi.. Burası Singapur'un kurucusu sayılan Raffles'ın adını almış bir otel olup meşhur Singapur Sling kokteyli de bu otelin barından çıkmış. Çok güzel bir bahçesi ve avlusunda çok lüks mağazalar vardı.Buradan çıktıktan sonra yine sıcaktan bunaldığımızdan ve gün oldukça uzun olduğundan kendimizi ilk bulduğumuz alışveriş merkezine attık ve kalan çok az paramızın bir kısmıyla enfes Ben&Jerry's dondurmalarını midemize indiriverdik.. Gerçekten çok lezzetlilerdi,özellikle Cherry Garcia muhteşemdiiii...

Yeniden sokaklardayızzz... Hükümet binasının orada arka taraftaki gökdelenler çok güzel bir görüntü oluşturduğundan güzel bir fotoğraf yakalamak için epey bir süre oyalanınca güvenlik görevlileri yanıbaşımızda bitti ama ortaya çıkan görüntü gerçekten güzeldi...
Veee başladık Chinatown'u sormaya. Sorduğumuz kişilerden birkaç tanesi çoookk uzaaaakkk yürüyemezsiniz dedi ama biz geldiğimiz ilk gün de 10 dak uzaklıktaki yol için buna benzer bir tepkiyle karşılaştığımız için umursamadan yürümeye devam ettik. En komiği de bir köprünün üstündeyken sorduğumuz karşıdan gelen birinin chinatown u bilmiyorum demesi ve köprüyü geçer geçmez Çin mahallesiyle burun buruna gelmemizdi.. Kadın hem oradan geliyor hem de bilmiyordu:)Çin mahallesi gerçekten enteresan bir mahalleydi. Cami, Hindu tapınağı ve Budist tapınağı birararaydı ve caminin yanındaki sokak "Cami sokağı", tapınağın yanındaki sokak "Tapınak sokağı" olarak isimlendirilmiş.Aşağıda ilk fotoğraf camiye, ikinci fotoğraf ise Hindu tapınağına ait.
Hindu tapınağının içine ayakkabıyla girmek yasak olduğundan kapının önünde ayakkabılarımızı çıkartıp içeri girdik.. Girdik girmesine de aklım dışarıda kaldı. Malum Türkiye'de olsa dışarı çıktığında o ayakkabıyı bulma ihtimalin oldukça azdır..;) İçerisi çok özelliği olan bir yer değildi bence ama yine de görmenin zararı yok tabiki.. Burada gördüğümüz hintli bir kadının fotoğrafını çekebilmek için epey uğraştık ama sonunda çekebildik..
Hindu Tapınağından çıktıktan sonra caddede gezinirken asıl görülmesi gereken muhteşem yapıyı gördük.. Budist tapınağı.. Burası tipik Çin mimarisiyle yapılmış, dıştan kıpkırmızı, içeri girince ise hem kırmızı hem de her taraf altın olduğu için sapsarı biryerdi.. Gerçekten büyüleyici biryerdi, tabi bir de o 1 saat boyunca süren ve hep aynı ses tonuyla, aynı sesleri çıkartan bir adamın önderliğindeki ayin olmasaydı.. ;) Binanın tepesinde ise orkide bahçesi vardı..
Bu binada en ilginç olan şey üst katta bir odada odanın dört duvarının küçücük budha heykelleriyle kaplı olmasıydı.. Aslına bakarsanız bu şekilde olan 2 oda vardı. Birinci odada fildişinden yapılmış heykeller, ikinci oda da ise altından yapılmış heykeller vardı. Herbir ufak heykel bir budist rahibi simgeliyormuş. Herbirinin altında numara var ve isimlerine göre alfabetik sırada dizilmişlerdi.. Altın olanlar gayet açıktaydı. Hani böyle bir camekanın arkasında olsun falan yoktu.. Altan başladı ellemeye tabi, bunlar gerçek mi acaba falan diye diye.. Tam o sırada duvarda asılı duran bir yazıyı görmesem gider ayak karakolluk olabilirdik valla.. Yazıda "Bu oda kamerayla izlenmektedir.Heykellere yaklaşan,dokunan olursa polis çağrılacaktır" diye yazıyordu. Bunu görür görmez o odadan dışarı adeta fırladık..:)
Buradan zar zor ayrıldıktan sonra çin mahallesinin sokaklarında yürümeye başladık. Her yer ördek eti mi köpek eti mi bilemiyorum bir tuhaf kokuyordu.. Hatta ördek olduğunu hiç sanmıyorum açıkçası, gerçekten çok kötü kokuyordu..





Çin mahallesi gezimizi tamamladığımızda artık ayaklarımıza kara sular inmişti resmen.. Dönüş için metro parası ayırdığımız için metroya bindik ve otelimizin civarına döndük. Acıkmıştık da ve otelin çevresinde adım başı devasa boyutta alışveriş merkezleri vardı. Günün geri kalan kısmında alışveriş merkezlerinde serin serin dolanırız diye düşünmüştük..(Evet hala!! dolanmaktan bahsediyorduk.. Nasılsa uzuuunn bir yolculuk bizi bekliyordu, ayakalrımız da dinlenirdi herhalde;))Alışveriş merkezine girip yemek katına indiğimizde cebimizdeki parayı kontrol ettik ve gerçekten de çok az paramız kaldığını gördük. Bunun üzerine kredi kartıyla ödemeyi kararlaştırdık. Eh ne de olsa "paranın satın alamayacağı şeyler haricinde geri kalan herşey için Mastercard" demişlerdi... Gelgelelim Burger King'de hevesle whopperları sipariş verdikten sonra kartı uzattığımızda kasadaki adamın kredi kartı geçmez cümlesinden sonra boş gözlerle adama baktık. Meğersem bu medeniyetler ülkesi, uygar Singapur'da havaalanı hariç hiçbir Burger Kin'de kredi kartı geçmezmiş.. İnanabiliyor musunuzzzz? Biz inanmak istemedik ama adam kafasını çevirip başka müşteriyle ilgilenmeye başladığında kendimize geldik ve başladık kalan bozukluklarımızı saymaya.. Kalan paralarımızla bir whopper jr burger, bir tavuk burger, yanına birkaç tane nugget ve sadece 1 kola aldığımızı hatırlıyorum.. Ama yine de açlığımızı bastırmaya yetmişti sanırsam.. :( Evet, yavaş yavaş akşam oluyordu ve açıkçası yürüyecek halimiz kalmamıştı.. Caddenin neredeyse sonuna kadar gidip abuk subuk ne kadar pasaj ve alışveriş merkezi varsa hepsine girip sonunda otelimize geri döndük ve en iyisi lobide oturalım dedik..Lobide diğer 2 türk çift de vardı. Sohbet ede ede,birbirimizin çektiği video ve fotoğraflara baka baka saati 8 ettik... ve sonunda bizi alana götürecek araç gelmişti. Arabaya bindik ve sonunda evimize ulaşacağımız yolculuğumuza başladık.. Hem sevinçliydik hem de hüzünlü.. Hüzünlüydük çünkü Bali'yi ve Singapur'u gerçekten çok sevdik.. Kültürü,insanların davranışı gerçekten çok farklıydı.. Otelin lobisinde sohbet ettiğimiz Türk çiftlerden biri Phuket'e gitmişti ve videoları gösterdi bize. Biz gitmeden önce çok tereddüt etmiştik Bali mi Phuket mi diye..Phukette çok güzel ama orada Bali'deki gibi bir kültür yokmuş. Turların çoğu tekne turuyla koylara gidilen turlarmış. Onun da tadı ayrı tabiki ama yolda Altan'a şimdi yeni gidiyor olsak ve bize her ikisinin de videosunu gösterseler hangisini seçerdin? diye sorduğumda cevabı benimkiyle aynıydı: BALI!!!Evet Bali'ye belki yeniden gidilmez.. Ama Uzakdoğunun Avrupa'dan farkını görüp yaşadıktan sonra insan gerçekten fırsat ve imkan olsa da yine buralara gelsem diye düşünmeden edemiyor....

Not: Bu yazıdaki fotoğraflar ve daha fazlası için: http://altanyaman.blogspot.com/p/uzakdoguendonezya-bali-singapur.html

7 yorum:

Adsız dedi ki...

cok guzel anlatmıssınız kalemınıze saglık.
Yazıyı okuduktan sonra keske fıyatlarıda yazsaydınız dedım kendı kendıme...
Bizde eşimle baliye gitmeyi dusunuyoruz. Penınsulaya ve
ozellıkle balıde extra turlara ne kadar verdınız acaba?
Cevabınız için tesekkurler

Duygu Yaman dedi ki...

Merhaba,
Beğendiğinize sevindim..
Biz Baliye kişi başı 799euroya gitmiştik 2008temmuz sonunda. 2 gece de Singapur eklemiştik ama onun fiyatını hatırlamıyorum açıkçası. Balideki ekstra turlar kişi başı 295Dolardı. paket olarak hepsini alınca indirimli fiyat vermişlerdi. Bali gerçekten doğru bir seçim bence.. Çok farklı bir kültür ve dolu dolu geçen zaman.. Bizi tek hayal kırıklığına uğratan şeyi deniz olmuştu. Ama zaten program çok dolu ve denize girmeye pek vakit de kalmıyor.. Umarım siz de gider ve beğenirsiniz. Peninsulayı da tavsiye ederim. Uzakdoğuda çalıştıkları yerel acentada çok başarılı. Hiçbir sorun çıkmadı.

Adsız dedi ki...

Merhaba, ismim Ece, bali ile ilgili sormak istediğim birkaç konu var. Mail adresini alabilir miyim?

BaliMemories dedi ki...

Merhaba Bali'ye sehat etmeyi dusunuyor veya Bali hakkinda bilgi almak isterseniz Balideki ofisimizi arayabilirsiniz..hava alani karsilama, otel transferleri, konaklama, Turk reshber esliginde gezi turlari ,profesyonel fotograf cekimi basta olmak uzere bilgi almak istediginiz her konuda yardimci olmaktan mutluluk duyariz...Bali Memories Ofis Adres : Jl.Kartika Plaza - Kuta Paradiso Hotel Bali, tel :(+62) 361 757 356 balimemories@ outlook.com

fatihsim dedi ki...

Balayında nereye gitmeye karar vermeden önce nasıl bir balayı istediğinize karar vermelisiniz. Son zamanların en gözde balayı tercihleri MaldivlerKoh SamuiBali ve Seyşeller ve Mauritius çok özel balayı adalardır. Sessiz, sakin, huzurlu sadece dinlenmek için bir balayı tatili istiyorsanız Maldivler tüm isteklere rahatlıkla cevap verecektir. Dünyada çok moda olan Türkiye’de de yeni tanınmaya başlayan Tayland’ın Samui adası da çok şık sıradışı lüks restaurantlar ve oteller bulunmaktadır. Samui adasında gezilip görülecek yerler ve katılabileceğiniz günü birlik turlar oldukça fazladır. En iyi balayı destinasyonları hakkında balayı Uzmanı ve Seyahat danışmanlarımızdan bilgi alabilirsiniz.

Adsız dedi ki...

iyi günler balayına bende baliyi düşündüm fakat dil sorunu olacağı için iletişim de anlaşmada ne kadar sorun yaşayabiliriz ?

Duygu Yaman dedi ki...

Merhaba,
Dil problemi olmuyor açıkçası. İngilizce konuşuyorlar..