18 Eylül 2009 Cuma

Ölüdeniz-Tekne turu-Olimpos

2009 yaz tatilimizin ilk kısmını planlarken birçok kez fikir değiştirdik ve sonunda tek bir otele gidip tüm tatili orada geçirmektense birkaç yere gitmeye karar verdik.. Mavi yolculuk Altan'ın da benim de istediğimiz birşey olduğu için tatilimizin bir kısmını bu şekilde geçirmeyi düşündük.. Genelde mavi yolculuklar 7 gece 8 gün veya 3 gece 4 gün oluyor. İki kişi 7 gün teknede sıkılırız, hoşumuza giderse daha sonra arkadaşlarımızla gideriz, biz bu sefer deneme amaçlı 3 gece 4 günlük olanlara gidelim dedikten sonra araştırmaya giriştik ve internetten baktığımızda tüm turların programlarının aynı olduğunu gördük.. Tatil planımız hazırdı: önce Ölüdeniz'de kalacaktık, sonra Fethiye'den tekneye binip Olimpos'a gidecek, birkaç gün de Olimpos'ta kaldıktan sonra İstanbul'a dönecektik..
Ölüdeniz'de kalacağımız oteli bizden önce giden 2 arkadaşımız tavsiye etti.. 8 odalı bir butik otel..Jade Residence.. (
http://www.jade-residence.com/).. Hemen irtibata geçtik ve oda-kahvaltı fiyatının gecelik 110 euro olduğunu öğrendik.. 4 gece burada kalacaktık. Mavi tur için de Albatros Yatçılık'tan rezervasyon yaptırdık..(http://www.albatrosyachting.com/).. Sıra gelmişti Olimpos'ta kalacağımız yere.. Altan deniz kenarı olsun, uzak olmasın diyince otomatik olarak ağaç evleri elemiş olduk.. Ve Çıralı tarafında 4 odalı bir butik otel-pansiyon olan Hobbit Evi fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla hoşumuza gidince buraya da 2 gecelik rezervasyon yaptırdık.. İşte 10 günlük tatilimiz ayarlanmıştı bile.. Haziran sonunda gidiyorduk..:)
Rezervasyonları biraz erken yaptırdığımız için gideceğimiz gün bir türlü gelmek bilmedi gerçi ama sonunda Fethiye otobüsüne binmiştik işte..
Fethiye otogarda inince önce taksiye mi binsek diye düşünmedik değil ama taksiler fazla açıkgöz olunca minibüsle gitmeye karar verdik.. Otogarın hemen arka caddesinden minibüsler geçiyordu zaten.. Yaklaşık 30 dak lık bir yolculuktan sonra Ölüdeniz'deydik.. İlk izlenimimiz çok küçük ve şirin bir tatil kasabası olduğu yönündeydi.. Minibüslerin indirdiği yerden otelimiz 3 bina uzaklıktaydı.. Otele girer girmez bayıldık diyebilirim..
Çok sakin, huzurlu günler geçireceğimiz belliydi...


Odamızı görünce bir kere daha bayıldık doğrusu.
 
Otelimizdeki ilk kahvaltımızı da ettikten sonra hemen Ölüdeniz sahile gittik ve senenin ilk güneşini bol bol depoladık.. Yüzdük... Ölüdeniz'deki deniz soğuk değil ama öyle çok sıcak da değil.. Tam kıvamında bence.. Sahilin tek kötülüğü sürekli satıcıların yanınıza gelip birşeyler satmaya kalkmaları.. Yok tur satalım yok restoran satalım diye diye başınızın etini yiyolar..
Önerdikleri bir tur ise gerçekten çok ilginçti: Bize sürat teknesi vereceklermiş ama kaptan yok biz sürecekmişiz.. bir de harita ve cep telefonu vereceklermiş.. bütün gün istediğimiz gibi gezecekmişiz koylarda.. deniz haritasını da çok anlarız ya;)
Adamları bir şekilde başımızdan savdıktan sonrası gerçekten çok keyifliydi.. Geçen sene 2.tatile de çıkamadığımız için acaip özlemiştik denizi ve güneşi doğrusu.. Çok da yorgunduk tabi..:)


İlk akşam otelimizin terasındaki deniz ürünleri restoranında yemeye karar verdik.. Henüz gün batmadan terasa çıktık.. Görüntü gerçekten güzeldi..
Yemekler gerçekten bir harikaydı.. Kalamar dolması çok lezzetliydi.. Ana yemek olarak istediğimiz portakallı levrek ise muhteşemdi.. Tadı damağımızda kaldı diyebilirim sanırım.. ;)Otelin aşçısı-çok ilginçtir- aslen barmen olmak istiyormuş.. Önceki ahçı gidince acil olarak ihtiyaç olmuş ve adamı mutfağa geçrimişler.. Ama Murat Ustanın muhteşem yemekler yaptığını söylemeliyim.. Midyeli lahana dolması gibi değişik lezzetler de bulmak mümkün..


İkinci gün otelin sürat teknesiyle Fethiye koylarını gezmeye gittik.. Kaptan, ben ve Altan.. istediğimiz koyda durduk.. beğenmediysek başka koya geçtik.. Çok keyifli bir gün geçirdik.
İlk durağımız Mavi Mağara'ydı.


Burada yüzme molasından sonra Kelebekler Vadisi'ne gittik. Kelebekler Vadisi eskiden çok kalabalık bir yermiş ancak şimdilerde bomboş diyebilirim. Eskiden sahilde kum görünmezmiş çadırdan, şimdiyse toplasan 10 çadır falan anca var.. "Şelale var isterseniz görün" diyince kaptan, indik karaya ve yürümeye başladık ama benim ayağımda parmak arası terlik vardı ve yol engebeliydi.. Doğal olarak benim terlikler bu araziye dayanamadı ve kenarlarından kopuverdi.. :( Altan devam etti ben de tekneye döndüm ve biraz kaptanla sohbet, biraz kitap okuma derken Altan'ın gelmesiyle bir başka koya doğru yola çıktık.. ). Kelebekler Vadisi'ne gideceklere tavsiyem terlikle vadiye çıkmayın..;)
En çok sevdiğimiz koy Akvaryum dedikleri yerdi.. Burada şirin de bir cafe-restoran vardı.. Uzun bir süre burada oturduk, atıştırdık, ben kitap okurken Altan ve kaptan sohbet etti..

Burada günün en sıcak saatlerini geçirdikten sonra rotamızı birkaç gün sonra Mavi Yolculuk'ta da gideceğimiz bir yere, St. Nikola Adası'na çevirdik. Adaya çıkışın 8TL olduğunu ve antik şehir kalıntıları bulunduğunu öğrendik ama kaptanımız o parayı vermeye hiç gerek olmadığını, çok kayda değer birşey olmadığını söyleyince çıkmaktan vazgeçip sadece denize girelim dedik. Ama burası günübirlik gezi tekneleri arasında oldukça popüler bir yer olduğundan etraf çok kalabalık ve tabi ki gürültülüydü. Her tekneden ayrı bir müzik sesi geliyordu.. Kaptan da arkadaşlarını görmüş ve koyu sohbete dalmıştı. E bize de denize girmek ve yüzmek kalıyordu bu durumda;)


Bu arada kaptan "ringoya binmek ister misiniz?" dedi ve o anda bir tekne yanımıza yanaştı.. Neden olmasın diyerek kendimizi ringoya attık.
Başta biraz kasıldım ama acaip eğlenceli birşey olduğunu söylemeliyim...;)

Saat gittikçe ilerliyordu ve biz Soğuk Su isimli bir koya gelmiştik.. Burası biraz kasvetli bir yerdi.. Aynı zamanda da çok soğuk suyu vardı doğal olarak;)Ben burada denize girmedim, sadece ayağımı suya değdirmekle yetindim ama Altan tabi ki buranın denizinin de tadına baktı;)
Ve akşam olmuş, otele dönme vakti gelmişti. Çok keyifli bir gün sona ermişti.. Otelimize gidip duşumuzu aldıktan sonra akşam yemeği için Ölüdeniz'e dolmuşla 15dak uzaklıktaki Hisarönü'ne gitmeye karar verdik.. İlk gün otele giderken görmüştük ve şirin bir yer izlenimi edinmiştik..
Hisarönü'nde her yer Çin yemekleri yapan restoranlarla doluydu. Hatta Çin, İtalyan,Meksika yemekleri bir arada satılıyor ve hemen hepsinde fiyat aynıydı. Limitsiz ve 5 pound. Biz de bunlardan birine gitmeye karar verdik.. Garsona neden her yerde çin yemekleri olduğunu sorduk merak etmiştik çünkü.. Meğer İngilizler Çin mutfağını çok seviyorlarmış ve İngiltere'de çok pahalı olduğu için buraya geldiklerinde ucuz olduğu için hep Çin yemeği yemek istiyorlarmış.


Karnımız da doyduktan sonra Hisarönü geceleri için hazırdık ama 1 saat dolandıktan sonra hala kafamıza uygun, eğlenebileceğimiz bir yer bulamamıştık. Her yer tamamen ingilizlere göre yapılmış, pub tipi yerlerle dolu. Adamlar gelip biralarını içerken maç seyrediyorlar ve gidiyorlar.. Müzik falan yok. Zar zor bir tanesinde biraz müzik sesi duyunca hemen kendimizi oraya attık.. İdare ederdi işte:) Birkaç kadeh birşeyler içtikten sonra biraz daha sokaklarda dolandık ve kendimizi otele attık.. Tatilimizin 2. günü de bitmişti işte..

Ertesi gün havuz kenarında ve deniz kenarında bütün günü geçirdik. Bu akşamki planımız Ölüdeniz'de kalmaktı. Bir de Ölüdeniz çarşıdaki mekanları gezecektik.. Bakalım burası nasıl diye çıktık sokağa.. Ölüdeniz tipik bir sahil kasabası.. Upuzun bir caddesi var. Caddenin her 2 tarafında çeşitli restoranlar, barlar,dükkanlar var.. Bir italyan restoranında yemek yemeye karar verdik.. Çok şirin görünüyordu.. Ama saat henüz erkendi ve sevgili kocacım 2 gündür nargile içmiyordu;) Dolayısıyla kendimizi sahildeki, ilk günden gözümüze kestirdiğimiz kafeye attık..Günbatımı eşliğinde nargile içip aperatif birşeyler içecektik.. Burası çok keyifli bir yer gerçekten.. Koltuklarda iyice yayıldık ve bir yandan sohbet ettik, bir yandan kalan günlerimizi konuştuk.. Nerdeyse kalkmak istemedik oradan..











Yemek yediğimiz yer görünüşte şirin ve lezzetli yemekleri olan bir yere benziyordu ama lezzet açısından çok iyi olmadığını söylemeliyim.. Yine de keyifli bir gece geçirdik..







Günler ne çabuk geçiyordu.. İşte Ölüdeniz'deki son günümüz göz açıp kapayıncaya kadar gelmişti bile.. Son günümüzde öğleden sonraya kadar havuzbaşında kalıp sonra asıl Ölüdeniz'e yani lagün e gidecektik..
Otelimizin havuz başı o kadar keyifliydi ki ertesi gün burada olamayacağımız için çok üzülüyorduk ikimizde.. Çok huzurlu ve keyifli 4 gün geçirmiştik..
Son günümüzde otelin bol bol fotoğrafını çektik.. Ben salıncakta, Altan'da hamakta bol bol kitap okuduk.. Ruhumuzu dinlendirdik... :)
Otelin kedisi Angel'dan bahsetmeyi unutmuşum bu arada. Kocaman, bembeyaz bir tüy yumağı kendisi.. Kahvaltı sırasında her masayı tek tek dolaşıp haracını almadan miyavlamayı kesmiyor.. Özellikle salam favorisi..;)

İşte havuz keyfimizden kareler...

Saat 5 gibi Lagün'e doğru yola çıktık. Lagün Ölüdeniz Tabiat Parkı'nın içinde ve parka giriş ücretli. İçeri girdikten sonra bir süre yürüyorsunuz. Açıkçası plaja geldiğimizde hayal kırıklığı yaşadık çünkü halk plajı olduğundan olsa gerek abuk subuk insanlar da vardı.. Şalvarla denize giren mi ararsınız, içip içip sarhoş olmuş, naralar atarak denize giren mi ararsınız.. hepsi buradaydı.. Havlularımızı şezlonglardan birine koymamızla para isteyen görevlinin yanımıza gelmesi bir oldu. Saat 17.30. Bu saatten sonra ne parası desek de pek oralı olmadılar. Tüm günlük para istemekte ısrar ettiler. Biz de vermemekte ısrar edince aldık havluları ve kuma serdik..:) Lagün'de deniz güzel, tam ölü deniz hakikaten ama işte dediğim gibi denize giren tipler ilginç.. Yanımıza bir sarhoş gelip bağıra çağıra şarkı söylemeye başlayınca fazla kalmadık ve eşyalarımızı toplayıp gerisin geri otelimize geri döndük. Böyle güzel bir yerin bu kadar kötü işletilmesine de biraz üzüldük doğrusu..
Akşam son kez Ölüdeniz geceleri bizi bekliyordu.. Ölüdeniz'de en çok sevdiğimiz yerlerden biri olan Help Cafe'ye gittik. Help cafenin yemek porsiyonları çok büyük.. yemekler de gayet lezzetli. Ölüdeniz'e gideceklere şiddetle öneririm..:)

.......
5. günün sabahı yeni bir gündü.. Tatilimizin 2. kısmı başlıyordu. Bizim için yepyeni bir deneyimdi.. Merakla beklediğimiz bir deneyimdi. İşte bu düşüncelerle Fethiye limanına gelip Albatros Turizm'in bürosuna gitmiştik. Burada bir görevli bizi alarak teknemize götürdü. Teknemiz Kübra isimli bir guletti. 14 kişilik bir tekneydi ve şansımıza biz sadece 8 kişiydik.. İlginç olan; hepimizin ayrı tur şirketleriyle anlaşmış olmamızdı. Meğerse yeterli katılım sağlanmayınca birleşip bir tekne dolduruluyormuş. Teknede bizden başka bir Türk çift daha var. İlknur ve Cüneyt ile kısa sürede kaynaştık. Onların dışında 3 tane Kanadalı çocuk ve bir tanesinin annesi vardı. Çocuklar çok efendi, sessiz çocuklar. Anneleri ise çok kibar biri.. Şansımız yaver gitmiş..:) Kaptanımızın adı İlhan, balıkçılık yapıyormuş aynı zamanda. Yemekleri kaptanın eşi,Kübra Hanım yapacakmış. Bir de miçomuz var.. kaptanın kızı Seher.. dili pabuç kadar:)

Tanışma faslından sonra yola koyuluyoruz. Uzaktan da olsa Ölüdeniz'den bir kez daha geçiyoruz.. Kelebekler Vadisi'ne geldiğimizde deniz acaip dalgalanmaya başlıyor. İlhan kaptan "Şu burnu bir dönelim dalga malga kalmayacak" diyor ama hangi burun?! 1,2,3... 4. burunu da geçtikten sonra hala dalga geçmeyip bir de üstüne programda yazan koyların hiçbirine aman dalga var, fırtına çıkacak bir an önce Kaş'a doğru gidelim diye girmeyince biraz kızıyoruz aslında ama bir yandan da kaptan olan o.. vardır bir bildiği herhalde diyoruz.. Veeee o dalgada kaçınılmaz olan oluyor ve midem bulanmaya başlıyor.. Kaptan'ın önerisiyle kesinlikle denize değil ama ufuk çizgisine bakarak biraz toparlanıyorum..


Bu arada Patara, Kalkan derken Kaş'a geldik bile.. Deniz felaket.. 2. günün ortalarında geleceğimiz yere ilk gün akşam gelmiş olmanın gerginliği var üzerimizde.. Kaş'ın karşısında korunaklı bir koya demirliyor ve akşam yemeğimizi yiyoruz... Gece denizde olmak çok farklı bir his.. Her yer kapkaranlık. Yönünüzü tayin edemiyorsunuz. Gökyüzü ise muhteşem.. Tüm yıldızları net bir şekilde görebiliyorsunuz..
Allahtan gecenin ilerleyen saatlerinde dalga ve rüzgar da iyice hafifliyor da biraz gıcırtılarla dolu da olsa rahat sayılabilecek bir uyku uyuyoruz..
Ertesi gün kahvaltı sonrası ilk durak Kaş Limanı.. Kaş'ta biraz gezme ve alışveriş molası verildi. İlknur ve Cüneyt ile birlikte atıyoruz kendimizi Kaş sokaklarına.. Önce Antik Tiyatro'yu geziyoruz.. Küçük bir tiyatro ama en tepesinden güzel bir manzara görmek mümkün..
Kaş ufak bir tatil kasabası.. Seneler önce ilk gittiğimde de çok hoşuma gitmemişti. Bu süre içerisinde çok fazla müdavimiyle karşılaştığım için belki de ben anlamamışımdır diyerek merakla gittim ama sonuç yine aynıydı.. Çok anlam ifade etmedi açıkçası.. :( Çarşısında şöyle bir dolanıp buzdolabı magnetleri aldık ve teknedeki Kanadalılara tattırmak için 3 çeşit tatlı alıp teknenin yolunu tuttuk.

 
Kaş Limanı'ndan çıktıktan sonra ufak ufak birkaç koya girdik.. Hedefimiz gece de kalacağımız Kocakarı Koyu'na varmaktı. İlk gün denize pek giremediğimiz için bugün hepimiz bol bol denize girmek, mavi yolculuğun tadını çıkartmak istiyorduk. Kocakarı koyuna girişte kaptan dalgaların üstüne üstüne gidince biraz tatsızlık yaşadık ama 1saat sonra hepimiz kızgınlığımızı unutup denizin ve güneşin tadını çıkartmaya başlamıştık bile.. Burası ilk gittiğimizde sessiz sakin, çok kalabalık olmayan bir koy iken daha sonra diğer teknelerin de gelmesiyle kalabalıklaştı biraz ama sessizlik yine de koya hakimdi..
Bu arada bu koya gelirken Altan kaptanın oltasıyla balık tutmaya kalkıştı. İlhan Kaptan "buralarda tutamazsın,burada oltaya gelen balık kör olur, aman oltayı kırarsın" falan diyordu. Altan tekne giderken oltayı saldı denize ve başladı beklemeye. Bir süre sonra yorulunca da oltayı bağladı teknenin demirlerine ve yanımıza, güverteye güneşlenmeye geldi. Aradan zaman geçtikten sonra bir anda olta sarmaya başladı. Cüneyt ile birlikte hemen koştular ve ikisi beraber anca çekebildiler oltayı veeeeee bir anda kocamaaaannn bir balık suyun üstünde zıplamaya başladı. Herkes fotoğraf çekmeye başladı çok komiktik... İlhan kaptan balığı aldı bir kovayla da deniz suyundan aldı. Balığı deniz suyunda haşladı. Sonra akşamüstü bu haşladığı balığı çeşitli baharatlar ve limonla tatlandırıp didikleyerek sofraya getirdi, yanına da limonlu havuç ve tabi ki rakı açtık ve hep beraber tadına baktık balığın. Kanadalılara da rakı içirmeyi ihmal etmedik tabi..:)
2. günü de keyifli sohbetler eşliğinde bitirmiştik bile ve herkes odalarına çekildi güzel bir uyku çekmek için. Bugün hiç rüzgar ve dalga olmadığı için mışıl mışıl, denizde olduğumuzu hiç hissetmeden uyuduk.. Yarın teknedeki son günümüz.. Ertesi gün Demre limanında yolculuğumuz son bulacak...
3.gün sabah uyandığımızda deniz yine çarşaf gibiydi. İçimizden bazıları kahvaltı öncesi denize girerek güne başlamayı tercih ettiler.. Ben bu kişilerden değildim.:)
Bugün Kekova bölgesine gidecektik. Batık şehrin önünden tekneyle geçtik. Harabeye dönmüş resmen. Yurtdışında olsa adamlar korumak için ellerinden geleni yaparlar ama bizde kimse umursamıyor. Kendi haline terkediliyor resmen bu güzellikler..
İlk durağımız Üçağız köyü.. Burada iner inmez bir bakkalın önündeki gazetelerde bir anda şok edici bir haber okuyoruz. Michael Jackson ölmüş.. Hemen Kanadalılara da okuyoruz bu haberi, onlar da şaşırıyorlar. Hemen bir gazete alıyoruz teknede okumak için. Adam öleli 2 gün olmuş bizim daha yeni haberimiz oluyor. Eee insan denizde herşeyden uzak olunca..:)

Üçağız küçücük bir balıkçı köyü. Çok da sevimli. Burada kaptanın bir işi olduğu için yarım saat dolaşma zamanımız var. Hemen köyü keşfe çıkıyoruz..



Köy ufak olduğu için olsa gerek köy kahvesi de ufacıktı ve içeride kimse yoktu.. Ve yine küçük bir köy olduğu için olsa gerek gezimiz 10 dk içinde bitivermişti...:) Hediyelik eşya dükkanı, baharatçı, köy kahvesi... bitmişti bile...



İlhan kaptan gelip bizi aldıktan sonra da teknemize doğru yola koyulduk.Veee huzurlarınızda teknemiz "Kübra" :)

Ve tabi ki İlhan kaptan..:) biraz karanlık da çıkmış olsa tüm karizması ve cool duruşuyla;)
Herkes tekneye geldikten sonra sıra bir sonraki durağımız Kaleköy-Simena'ya gelmişti. Kaleköy adını en tepesindeki bir kaleden alıyor. Burası da çok güzel bir köy. Ulaşım sadece tekneyle. Kara ulaşımı yok. 1-2 pansion seçeneği var ama 1-2 gün inzivadan sonra sıkılınacak bir yer.. Kaleye doğru çıkarken görünen manzara gerçekten muhteşemdi diyebilirim sanırım....Bol bol fotoğraf çektik tabi;)
Kaleden aşağı indikten sonra biraz da aşağıda gezelim derken denizin ortasında bir kral mezarı görünce İlknur ile beraber hemen yanına gidip fotoğraf çektirelim dedik ama mezara doğru denizin içinden yaptıkları yol bir yerden sonra yosunlu olunca ben yarıyolda kaldım..:)
Kaptanımız bizi aldıktan sonra bu akşam konaklayacağımız koy olan Gökkaya Koyu'na gitmek üzere yola koyulduk...






Gökkaya Koyui mavi yolculuk yapan teknelerin muhakkak gecelediği, korunaklı bir liman olması dolayısıyla oldukça kalabalıktı. Özellikle gökyüzü kararmaya başladığında çok sayıda tekne burada yerini almıştı bile. Biz ilk gidenlerden olduğumuz için şanslıydık ve kenarda bir yerde demirlemiştik. Bir ara yanımıza demirleyen magandalarla dolu tekne sebebiyle biraz sinirlendik ama aslında teknede bangır bangır davul çalan adam ve arkadaşları gerçekten çok komiklerdi.. Sahil Güvenliğin bu tip magandalıkları engellemesi gerekiyor bence.. Ama nerde tabi..:)


Burada son günümüzün keyfini doya doya çıkardık valla...bol bol denize girdik, güneşlendik, Altan jet skiye bile bindi..:)

Ve işte Gökkaya Koyu'ndan tekne manzaraları....

Akşam yemeğinden sonra olağan tekne sohbetlerimizi yaparken burada bulunan bir diskonun elemanları tekne ile gelip "Diskoya gitmek ister misiniz?" diye tüm tekneleri dolaşıyorlardı. Nasıl bir yerdir ki diye merak ederek herkes gidelim diyince tüm tekne ahalisi doluştuk ve Smugglers Inn isimli diskoya doğru yola koyulduk. Gökyüzü zifiri karanlık olduğu ve denizin ortasında olduğumuz için hiçbirşey görünmüyordu. Ürkütücü bir yolculuktan sonra koyun sonunda baksan bile hayatta göremeyeceğin kadar girintili bir noktada disko göründü. Sazlıklardan dam yapmışlar, 3-5 masa ve bir bar var.. Şirin bir disko işte.. Tüm teknelerden insanlar ordaydı.. Önce ortama ısınana kadar oturduk tabi ama sonra ufak ufak kıpırdanmalar, dansetmeler başladı... Ama hepimize taş çıkartan Kanadalı Kiegan'ın annesi Marilyn di..:)

Kadın bir dansediyor bir dansediyor.. Çok da tatlı...

Disko neredeyse kapanana kadar orda kaldık ve sonra yine aynı tekneyle kendi teknelerimize bırakıldık. Son gecemizde böylece bitmişti işte.. :( Bekle bizi Olimpoooosss biz geliyoruuuzzzz;)

......Son gün sabah kahvaltıdan sonra ufak ufak yola koyulduk ve Demre Limanı'na girdik. Programa göre burada bizi turun servisi alacak ve Olimposa kadar götürecekti. İndiğimizde bir minibüs vardı evet ama adam ben Olimposa kadar götüremem falan dedi.. Hemen patlamaya hazırdık tabi böyle bir durumda.. biraz cazgırlıkla adam hemen minibüse bindi ve önce Demre merkeze, oradan Myra'ya oradan da Olimpos'a gitmek üzere anlaştık.

Demre'de Noel Baba Kilisesi'ni gördükten sonra Myra'ya gittik. Myra çok beğendiğimiz bir antik şehir oldu...

İşte Noel Baba Kilisesi...

Burayı da gezip bol bol fotoğraf çektikten sonra Olimposa doğru yolumuza devam ettik.. Şoför bizi Çıralı sapağında indirdi, aşağı inemem diye.. (kızmadık değil tabi ama buna da şükür..;))

İndik inmesine ama aşağı kadar, dahası kalacağımız otele kadar nasıl gidecektik.. Dolmuşlar vardı hemen bindik ama adamlar dolmadan kalkmaz diyor.. İlla gitmek istiyorsanız da şimdi hatırlamadığım, acaip yüksek miktarda bir para istiyorlardı. Gözümüzün önünde 8 km yazan yola hem de.. Biz de 8km fazla birşey değil yürürüz diye düşünüp öğlen sıcağında elimizde çanta aşağı doğru yürümeye tam başlamıştık ki bir araba duruverdi önümüzde. Bu sıcakta ne yürüyorsunuz.. biz de aşağı gidiyoruz diyen çok tatlı,genç bir çiftti..bizi de alıp aşağı doğru götürdüler.. Oteli aradık ve yerini sorduk.Ama tabi hepimiz yabancı olunca bulamadık. Bize yardımcı olan bu çifti de daha fazla yollarından alıkoymamak için hemen tekrar otelin sahibini aradım etrafımızdaki binaları saydık ve o da gelip bizi aldı..

Otelimiz küçücük,çok şirin bir pansiyon aslında. 4 odası var sadece. Adam bir köyevini derleyip toplamış ve bir pansiyon yaratmış.. Hobbit Evi.. odamız çok büyük değil ama ideal boyutlarda, banyosu ise kocaman..

Bu arada tekneden henüz çok yeni inmiş olmamızdan ve kaç gündür teknede,deniz üstünde kalıyor olmamızdan olsa gerek sanki sallanıyor gibi hissediyorduk ikimizde.. Herhalde bir süre sonra geçerdiyerek eşyalarımızı odaya bıraktık ve hemen plaj çantamızı da alarak sahile gitmeye karar verdik. Otelimiz Çıralı tarafının sonuna doğru bir lokasyondaydı. Sahilde kendine özel küçük bir alanda güneşlenmek için şezlong ve şemsiye vardı ama koyun neredeyse sonu olduğu için bomboştu. Biz de kafelerin de olduğu tarafa doğru yürümeye başladık. Gelirken kaybolduğumuz için sanki çok uzakmış gibi gelmişti otel bize ama aslında gayet yakınmış.. Plaja geldiğimizde farkettik ki her kafe aynı zamanda sahile de şezlong ve şemsiye koymuş ve ücret alıyorlar. Gözümüze kestirdiğimiz bir yere havlularımızı bıraktık ve biraz da acıktığımız için yemek yiyecek bir yer aramaya başladık. Öğlen fazla yiyelim akşama balık yeriz diye düşünürken gölge bir bahçesi olan bir kafe gördük.. Buraya mı girsek diye aramızda konuşurken bir de baktık ki 1 saat önce ayrıldığımız İlknur ve Cüneyt.. :) Zaten bir süre sonra buluşmayı planlamıştık, hemen yanlarına gittik.. Beraber biraz oturduktan sonra onlar kalktılar. Akşama Yanartaşa gitmek üzere sözleştik. Onların otelin oradan servis kalkıyormuş, orada buluşmaya karar vermiştik.
Günün geri kalan kısmında tatilimizin geneline hakim olan düşünceyle yani yat,uyu,güneşlen,denize gir, kitap oku hareket ettik. Bir yandan da tatilimizin son 2 gününe gelmiş olmanın üzüntüsü vardı tabi..

Akşam ise yine sahilde bulunan Oleander isimli bir restorana gitmeye karar verdik. Yemekleri lezzetliydi. Gerçi biz Cüneytler ile buluşmaya Kadir'in Ağaç Evleri'ne gideceğimiz ve bir müddet yürüyeceğimiz için alelacele yedik ve tadını çok çıkartamadık ama olsun;)

Bu arada bizim otelde görevli çocuk Yanartaş'a gideceğimizi öğrenince muhakkak sucuk-ekmek götürün orada şişe takar pişirir yersiniz, herkes yapar diyince hemen İlknur'a telefon ettim. Onlar da otellerinin karşısındaki bakkaldan bulmuşlar binbir zorlukla ama adam bir tuhaf da bakmış hani Yanartaş'a gidicez sucuk-ekmek-şiş istiyoruz diyince:) Hadi hayırlısı dedik tabi..

Yemek sonrası yürümeye başladık başlamasına ama git git bitmiyor. Cüneyt 10 dakika demişti sahilden ama 10*2 gibi nerdeyse diyebiliriz..:) Otelleri birçok otelin de bulunduğu antik şehirin içinden gidilen bir yolun üzerinde. Akşam antik şehirin ışıklarını kapattıkları için gitmekte oldukça zorlandık ama allahtan oteldeki görevli çocuk bize fenersiz gidemezsiniz dedi ve zorla fener vermişti de o kısmı biraz daha rahat geçiverdik...

Uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından sonunda Türkmen'in Ağaç Evleri'ne varmıştık. Bu arada iyi ki Altan deniz kenarı olsun kalacağımız yer diye ısrar etmiş de bu tarafta kalmamışız diye de düşünmeden edemedik.. Çünkü bize gerçekten uzak geldi..;) Hergün denize o yoldan gitmeye üşenirdik gibi geldi;)
Hemen servise bindik ve yine uzuuunn bir yolculuktan sonra yolculuk buraya kadar. Buradan sonra yürüyeceksiniz dendi ve servisten indik ellerimizde bir torba ekmek ve sucukla;)

Yukarı doğru yürümek oldukça zor hele gece karanlığında.. Biraz kaya kaya, biraz önümüzü görmeyerek kalabalık bir şekilde çıktık yukarı.. Bir yandan da hevesle sucuk ekmekleri pişirmeyi hayal ediyoruz tabi.. Yanartaş çok ilginç bir yer. Taşların arasından ateş çıkıyor. Gaz birikmesi sonucu... Kimi küçük, kimi büyük bir sürü alev.. Ama kimse sucuk pişirmiyor buradaaaa...!!!! O kadar taşımışız ama pişirmeden dönmeyiz tabi ki...


Hemen tezgahı kurduk ve Altan ile Cüneyt geçtiler ocağın başına..Veee iştee tam "yurdum insanı mailleri"ne yakışır fotoğraflar... Zaten tüm turistler taşların arasından çıkan alevleri bırakıp bizim fotoğraflarımızı çekmeye başladılar...:)

Ertesi gün burada son tam günümüz olacaktı..Daha yeni geldik, ooohh tatil ne güzel şey derken koskoca 10 günü bitirmiştik bile...:(
Bu son günümüzde kahvaltı sonrası önce otelimizin bahçesinde mayışıklık yapıp hamaklarda yatarak kitap okumaya, daha sonra da plaja gitmeye karar verdik..


Sahilde bütün gün son günümüzün keyfini çıkartıp bol bo ldenize girip güneşlendikten sonra hedefimiz Olimpos Antik Şehri'ydi tabi.. Şehri geze geze gidecek ve en son olarak Türkmen'in Ağaç Evleri'nde mola verecektik.. Böylece tatilde tanıştığımız ve güzel vakit geçirdiğimiz İlknur ve Cüneyt'e de veda edecektik...

Antik Şehir yağmalanmış diyebilirim sanırım.. Mezarların içinde hazine olup olmadığı kontrol amaçlı neredeyse tüm mezarları kırmışlar..:) Yurdum insanı işte napalım.. biz korumayı bilmiyoruuuuzzzz ne yazık ki!!! Veeee Türkmen'in Ağaç evleri.. Altan deniz kenarı olsun kalacağımız yer demeseydi biz de burada kalacaktık belki.. Şirin, her tarafta ağaç evler olan, kamp havasında bir yer burası.. En önemlisi nargile vaaarrr;)) düşünsenize Ölüdeniz'den beri Altan nargile içmiyor.. Çamurdan olsa yine de o nargile içilecek tabi kaçar mı;


Eveeetttt... Olimpos maceramız da sona erdi işte.. Yarın öğlen Kemer'e gidip otobüs saatine kadar biraz da Kemer'de gezicez ve ertesi gün İstanbul'dayııızz...

......Kemer'e gittiğimizde ilk dikkatimi çeken artık bir otogarının olduğuydu.. En son geldiğimde tüm otobüsler şehrin girişinde yazıhanelerin önünde duruyordu.. Üstelik çok da güzel bir otogar yapmışlar.. Emanet dolabına bavulumuzu bıraktıktan sonra minibüsle yat limanının oraya gittik.. Minibüs Mavi Portakal sitesinin girişinde bıraktı bizi.. tam da istediğim gibi.. Rehber bendim..:) Ama önce tüm terliklerim bu tatilde sizlere ömür olduğu için acilen rahat bir terliğe ihtiyacım vardı.. Neyse ki marinanın içinde bir dükkandan çok hafif bir terlik bulduk.. Ama şimdi de günün en sıcak zamanıydı,neredeyse başımıza güneş geçecekti... Hemen soluğu Ayışığı Parkı'nda aldık.. Yemyeşil ağaçların gölgesinde, serin serin 1-2 saat geçirdik..Daha sonra da sahildeki yürüyüş yolundan yürüyerek sevgili kocacığıma Kemer'i tanıttım.. Gerçi bildiğim bazı yerler değişmişti ama genel hatlarıyla Kemer aynı Kemer'di işte..

En son artık yürüyecek halimiz de kalmadığından sahilde armut koltuklara resmen yığıldık kaldık.. Hatta Altan bir ara uyudu bile..:)
Eh tatilin sonuna geldiğimize göre yazıyı da tamamlamak gerek.. ;) Çok keyifli bir 10 günden sonra evimize dönme zamanı gelmişti.. İyi ki böyle bir tatil yaptık, iyi ki mavi yolculuk yaptık diye düşünerek otobüsümüze bindiiikk ve mışıl mışıl,İstanbul'a kadar uyudukk:)


Not: Daha fazla fotoğraf için http://altanyaman.blogspot.com/p/akdeniz.html

2 yorum:

Ibrahim Kagdi dedi ki...

Tekne turu gezileri hakkında yaptığınız paylaşımlar çok güzel takibinizdeyim.

rici dedi ki...

Fethiye´de görülmesi gereken yerler.

Almanca
www.fethiyee.de